9 Mart 2013 Cumartesi

2013 NEW YORK'TA İKİ HAFTA BÖLÜM:2



10 ŞUBAT 2013  PAZAR

Bugün daha makul bir saatte yedi gibi uyandım, Hande’nin de uyandığını farkedip odasını hemen ona terkettim. Dün akşamdan kalan bulaşıkları yıkayıp, kendime çay yaptım ve dünkü gezimizin notlarını aldım.

Hande 10:00 gibi kalktı, kahvaltımızı evde yapıp Manhattan’ın güneyindeki finansal mahallede bulunan ikiz kulelerin anısına yapılan yerleri gezmeye gittik. Bu alana girmek için neredeyse 200-300 metre geriden bilet alınıyor, biler ücretsiz ama üzerinde gireceğiniz saat yazıyor, daha sonra alana yürüyüp, bir sürü bilet kontrolundan geçip bir binaya geliniyor, burada insanı havaalanlarındaki gibi kemerine kadar soyup x-ray den geçiriyorlar. Zaten yıkılmış olan binaların yerine yaptıkları iki tane dandik havuzu bir daha bombalarsak diye heralde. Bu binaları kimin yıktığı da belli değil ya neyse!!!! Sonuç olarak adamlar iş işten geçtikten sonra bile hala şov yapıyorlar.

World Trade Center, ikiz kuleler olarak bilinmekteydi, ancak bu kulelerin çevresinde bu komplekse dahil, daha alçak birkaç bina daha mevcutmuş. Kulelerin yıkılması sırasında onlarda büyük hasar almış, bu nedenle bir kısmını da kendileri yıkmışlar. Kulelerin olduğu yerlere birer havuz inşa etmişler, havuzların kenarlarına da 11 Eylül günü hayatını kaybedenlerin isimleri yazılı.





Çok fazla oyalanmadan, havuzlara bakıp, saldırı ve binaların yıkılışı sırasında civarda tek sağlam kalan ağacı fotoğrafladık. Bu ağaç yıkımdan sonra sağlam kalmış, temizlik ve havuzların inşası sırasında kökleriyle birlikte sökülüp başka yere götürülmüş ve burası ziyarete açıldığında getirilip yerine tekrar dikilmiş.

Binaların çöküşü sırasında enkazda kalan bazı parçalar korunmaya alınmış ve onların sergilendiği ayrı bölümler yapılmış. Yıkılan kulelerin yerine de alanın iki köşesine birer bina yapılıyor. Bir tanesinin yüksekliği şimdiden Empire State’e rakip olacak seviyeye gelmiş, diğer daha alçak, inşaatlar devam ediyor.

Çöküşten kalan kolonlar

 

Yeni yapılan kule

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 



 

 

 

 

 

Alandan çıktığımızda saat öğleni biraz geçmişti, biraz ileride Fransız baget ekmeğine organik sandviçler hazırlayan ve dükkandaki her ürünün organik olduğu “Pret A Manger” isimli lokantaya girdik, çay ve sandviçlerimizle karnımızı doyurup, Manhattan’in güneyine doğru yürüdük.

 

 

 

 

 

 

 

Filmlere konu olan, ismini veren Wall Street ve Church Street gibi caddeleri gezdik, sokaklar son derece dar, birde iki yanında 30-40 katlı binalar yükselince hiç güneş almıyor, bu yüzden sokaklardaki karların çoğu hiç erimemiş durumda. Çok kasvetli ve güneş görmediğinden de soğuk cıddı şekilde hissediliyor. Bugün pzar olduğundan sokaklarda koşuşturan iş adamları ve borsacılar yok, Wall Street çok sakin.

1653 yılında New York valisi koloniceleri İngilizler’den koruma amacıyla bu bölgeye bir duvar yaptırmış, duvar yıkılalı çok uzun süre olmasına rağmen sokağın adı Wall Street olarak kalmış.



Church Street’in adını aldığı kiliseyi ziyaret ettik, (Trinity Church), kilisede hem ısındık hem de biraz fotoğraf çektik. Bahçesinde de ufak bir mezarlık olan bu kilise yıllar içerisinde üç defa yıkılıp tekrar yapılmış, sonuncu hali 1846 yılında tamamlanmış.

Manhattan’ın en güneyindeki Battery Park’a kadar gezine gezine yürüdük, bu arada bu bölgenin meşhur boğasını da fotoğraflamadan geçmedik.



Haritalarda bir hayli büyükçe görünen bu park şu anda tam virane. Sandy kasırgası burayı talan etmiş, park sular altında kalmış, şu anda tekrar düzenleniyormuş. Ayrıca kasırganın verdiği zarar nedeniyle Statue of Liberty (Özgürlük Anıtı) ve Ellis Adası'na yapılan turistik seferler de durdurulmuş, buralara çıkmak yeniden yapılanma çalışmaları bitene kadar yasaklanmış.

Daha önce yapılan seferlerin yerine şimdi bir saatlik bir tekne turu koymuşlar, karaya çıkmadan bu civarı tekneyle dolaşabiliyormuşuz. Havanın güneşli olması nedeniyle bizde gitmeye karar verdik, hem de teknede açığa oturduk, Hande çayını ben de biramı aldım teknenin kalkmasını bekledik. Bu arada hem parkta hem teknede davetsiz misafirlerimiz de vardı.





Tekne hareket ettikten sonra önce Manhattan’in güney ucunun sol tarafına doğru ilerledi, buradan bize Manhattan manzarası izlettirip, New Jersey’in sahili Hoobogan’a doğru döndü, New Jersey tren istasyonu ve Ellis Adası önünden Özgürlük Anıtına yönlendi.

 

Manhattan batı yakası manzarası
New Jersey manzarası ve konuklarımız
New Jersey Tren istasyonu

 



 




 

 



 

Ellis Adası 1892 ile 1924 yılları arasında ABD’ye gelen göçmenlerin giriş yaptığı, sağlık kontrolundan geçirilip, sorgu sonrası vatandaşlığa kabul edildikleri yer olarak biliniyor. Bu süreçte 16 milyon kişinin bu adaya ayak bastığı söyleniyor. Ada 1954 de kapatılmış, şu anda turistik olarak hizmet veriyor..



Ellis Adası

 


 

 

 

 

 

 

 

 

Bu adayı geçince Özgürlük Heykelinin bulunduğu Liberty Adasına geliniyor. Daha evvel de bahsettiğim gibi Sandy kasırgasından sonra adaya çıkışlar iptal edilmiş, ancak tekneyle yaklaşabiliyorsnuz.

Özgürlük Heykeli,  Liberty Adasına 28 Ekim 1886 yılında yerleştirilmiştir. O dönemlerde dost iki ülke olan Fransa ve ABD arasındaki iyi ilişkilerin devamı için Fransa tarafından kuruluşunun 100. Yılı vesilesiyle ABD'ye hediye edilmiştir. Özgürlük Anıtı, 1984'ten beri UNESCO'nun Dünya Kültür Mirası Listesi'nde yer almaktadır. Anıtın mimarı Frederich Bartholdi'dir.

Anıt, sağ elinde bir meşale; sol elinde ise bir tablet tutar. Anıtın başındaki tacın 7 sivri ucu 7 kıtayı veya 7 denizi simgeler, toplam yüksekliği 46 metre ancak kaidesi ile beraber 93 metreyi bulur. Anıtın meşale tutan sağ elinin yüksekliği, 13 metredir. Meşalenin etrafındaki dehlizde 15 kişi bir arada dolaşabilir, başının genişliği 2 metre, yüksekliği ise tacı ile birlikte 5 metredir. Heykelin içinden meşaleye kadar 168 merdiven tırmanarak ulaşılabilir.

 









Bol bol fotoğraf çekimine izin veren kaptan rotayı Manhattan’ın doğu tarafına çevirdi, bu bölgeye gelindiğinde Financial Mahalle sol tarafta bütün görkemiyle yer alırken sağ tarafta ise Brooklyn gözlemlenebiliyor.

Manhattan ile Brooklyn’I üç köprü birbirine bağlıyor. Bunlar sırasıyla Brooklyn, Manhattan ve Williamsburg köprüleri, bu köprülerden Brooklyn köprüsünden yaya ve araç, Manhattan ve Williamsburg köprülerinden ise hem yaya ve araç hem de metro geçişi var. 





 







 

Bizim yaptığımız bu turu 15 dakikalığına yapan helikopterler de var. 150-180 dolar arasında değişen bir ücretle hizmet sunuyorlar.

Gezi teknesi en son köprünün önüne kadar gidip geri döndü, biz de hem köprüleri hem manzarayı doya doya seyrettik, fotoğrafladık, bu arada da bir saatlik süreçte iyice üşüdük.

Bu köprülerle ilgili detaylı bilgileri ilerki günlerde yürüyerek yapacağımız gezi sırasında sizlerle paylaşacağım.

Brooklyn Köprüsü
Manhattan Köprüsü







 

 

 

 

 

 

 

   

Tekne çıkışı yakındaki Dunkin Donuts’a girip kahve içerek ısındık. Cortland Str. Deki Century 21 mağazasına doğru yürürken içinde Kocatepe Kurukahve, Pınar kaşar ve beyaz peynirleri, kuru incir, Ülker bisküvi bile satan büyük bir markete rastladık. İş ve finans merkezlerinin göbeğindeki, adı Zeytuna olan bu marketin alt katında bir de restoranı mevcut.

Bu kısa yürüyüş sırasında çektiğim ve çok beğendiğim bir resmi de burada sızlerle paylaşmak istedim. Her tarafı cam olan binaya karşısındaki binanın yansıması muhteşemdi.

Century 21, bizdeki Boyner benzeri ancak onun 4-5 misli büyüklüğünde bir mağaza. Marka ürünleri sanki outlet mağazalarındaymış gibi ucuz fiyatlara bulmak mümkün.

Benim bir bavul ihtiyacım vardı. ABD uçuşlarında iki adet valiz hakkımız olmasına rağmen ben tek bavulla gelmiştim, niyetim oradan bir bavul alıp geri dönmekti. Nautica’nın en büyük boy bavulunun etiket fiyatı 430 dolar iken bu mağazadan 99 dolara aldım. Hande’nin ihtiyacı olan mutfak malzemelerini ve Füsun’un kokusunu da promosyonlarıyla birlikte duty free fiyatının çok çok altına alıp, eşyalarımızı bavulumuza koyup yakındaki metro istasyonundan eve döndük.

Aldıklarımızı bırakıp doğruca evin yakınındaki bir bara gittik ve Brooklyn Nets - San Antonio Spurs maçını izleyip yemek yedik. Açık hava ve güney bölgesi gezisi bizi bir hayli yormuş, maçın sonunu bekleyemeden saat 10:00 gibi eve dönüp yattık.

 

11 ŞUBAT 2013  PAZARTESİ

Sabah yine 5:00 gibi uyandım, iki saat yatakta uyumaya debelendikten sonra Hande de kalktı. Hande bugün bütün gün okulda olacak, ders çıkışı buluşacağız. Bende Hande ile birlikte kalktım, dışarıda çok şiddetli yağmur var. Hande mecburen sekiz gibi evden çıktı, bende yağmur nedeniyle programımı değiştirip açık alanda dolaşmak yerine Manhattan 34. Caddeye gidip dükkanları gezinmeye, böylelikle çoğu vaktimi kapalı yerlerde geçirmeye karar verdim.

Pencereden gözlediğim kadarıyla yağmur hızını hiç azaltmadan devam ediyor, metroya yürüyene kadar sırılsıklam olacağımdan daha geç çıkmak için oyalandım. Saat 10:30 gibi çıkıp metroyla 34. Caddeye gittim. 8. Avenue nun köşesinde metrodan çıkınca karşıma New York Posta Ofisi çıktı, görkemli bir bina içini gezdim. Posta ofisinden çıkınca karşımdaki bina (alt kısmı da metro istasyonu) Pennsylvania Tren Garı (Penn Station). Onun yanında ise zaman zaman ünlülerin konserlerinın de düzenlendiği New York Knicks basketbol takımının sahası Madison Square Garden.

 

New York Posta Binası

Pennsylvania İstasyonu

Madison Square Garden
34. caddeden doğuya doğru yürümeye başladım. Yağmurlu ve kasvetli hava nedeniyle Empire State’in tepesi bulutların arasında kalmış, çıkış için bilet satan vatandaşlar yollara dökülmüş müşteri arıyor. Bu havada Empire’ın tepesinden buluttan başka birşey göremezsiniz, bulut görmek için de o kadar para verilmez, hem ayrıca Mayıs ayında bir aksilik olmazsa oraya hep beraber çıkacağız.


Bulutlar Arasında Empire State
New York’un en meşhur mağazalarından Macy’s e girdim. İndirimli ürünleri bulamazsanız ciddi anlamda pahalı bir mağaza, tesadüfen 80 dolardan 24 dolara inmiş Nautica kazak gördüm, bedenide vardı, aldım. Hızlıca tüm mağazayı dolaşıp, nerede ne var keşif yapıp çıktığımda yağmur da dinmişti.

İki blok daha yürüyüp Madison Avenue’dan kuzeye döndüm ve 42. Caddeye kadar yürüdüm. 42. Caddeye geldiğimde sağ tarafımda bir blok ileride New York Central Garı gördüm. Garın içini gezdim, popüler lokantaların çoğunun garın içinde de şubesi var, ayrıca harcıalem yemek yenecek fast foodcular ve alışveriş dükkanları dolu. Her yer pırıl pırıl, onlarca peron mevcut, bu peronlara özel yollarla gidiliyor, yani kısaca aynı bizim garlar diyelim ve fotoğraflara geçelim.!!!


 

Central Gar

 

 


Peronlara Giden Yollar
Peronlar








 








Garın biraz daha doğusunda ise yine yüksekliği ile meşhur Chrysler Binası var ama havadan dolayı bulutların arasına gizlenmiş.
Geri dönüp aynı caddede bu sefer batıya doğru yürümeye başladım, karnım acıktı ve Little Italy Pizza da bir dilim pizza atıştırdım, hem de dinlenmiş oldum. Lokantaya kocaman yazmışlar “Maksimum oturma süresi 25 dakikadır” diye.. Süremi doldurup kovulmadan çıktım.
Caddelerdeki hediyelik eşya mağazalarından eşe dosta ufak tefek hediyelikler aldım. Batıya doğru gezinirken büyük bir bina karşıma çıktı, haritadan New York halk kütüphanesi olduğunu öğrendim. Tam cephesinden fotoğraflayıp yanından devam ettim, kütüphanenin tam arkasında Hande’nin çok beğendiği Bryant Park mevcut. Hande buranın yaz aylarındaki halini anlata anlata bitirememişti, herkes yiyecek ve içeceklerini alıp sandalyelere şezlonglara hatta çimlerin üzerine yayılıyormuş. Şimdi ise parkın ortasında kocaman bir buz pateni pisti mevcut, canı isteyen patenlerini alıp geliyor veya ordan kiralayarak kayıyor.


New York Halk Kütüphanesi
Bryant Park



Parkın içinde turistik kitapların methettiği ve pahalı sınıfında nitelendirdiği Bryant Park Grill isimli bir restoran mevcut, ayrıca Celcius isimli hem kapalı hem de açık oturma yerleri bulunan bir café brasserie mevcut. Bu kafede açıkta oturup tepeden ısıtılan sobaların altında bir kahve içtim, paten kayanları seyrettim.


Celcius Cafe

42. caddeyle 6. Avenue köşesindeki Bryant Park’tan 8. Avenue ya kadar yürüdüm, bu köşeye geldiğimde karşımda New York’un otobüs terminali “Port Authority” ile karşılaştım. Hande’ler Rutherford’da otururken hep bu terminali kullanıyorlarmış. Katlarda gezinen otobüslerin dışarıdan da görüldüğü bu terminalin hemen yanında bir biracı bulunmakta. Adı şaka gibi: “Beer Authority”.


Port Authority

Beer Authority

Hande ile buluşmak üzere metroyla Hoyt’a gelip, okulun kapısına yürüdüm.

Akşam yemeğine okulun hemen karşısındaki Junior’s lokantasına gittik. Okuduğum tüm dokümanlarda burada cheesecake yemeden dönülmemesi gerektiği yazıyordu. Aynı lokantanın Central Gar içerisinde ve Times Square’de de şubeleri mevcut.

Yemekleri bol kepçe, lezzetleri şahaneydi. Ben somon balıklı sezar salatası yedim. Bizde olsa salatanın üzerine somonu serperler, adamlar 4 koca parça incecik kesilmiş somon ızgara koymuşlar. Hande ise parmesan peynirli tavuk şinitzel yedi, bir lokma tattım o da şahaneydi. Bu leziz yemeğin yanında birer de margarita yuvarladık ki değmeyin keyfimize…

 


Bu kadar yemeğin üzerine methini duyduğumuz cheesecake’I yiyecek yerimiz olmamasına rağmen paylaşmaya karar verdik ama sempatik garsonumuz paylaşacağımızı duyunca öyle bir dilim getirdi ki üç kişi rahat yer. Yemeklerimizi fotoğraflamayı unuttuk ama cheesecake mutlaka unutulmazlar arasında yer almalıydı.



Junior's Cheesecake
Methedildiği kadar varmış, heralde bugüne kadar yediğim en güzel cheesecake idi. Tabağın dibini kazıyıp adamları bulaşıktan kurtardık.

Evimize döndük, sipariş edilen sünger yataklar gelmişti, onları yukarı taşıdık, bu gece Hande rahat rahat yatağında uyuyacak, bende mayıs ayında bize çok lazım olacak yatakları test edeceğim. Birer banyo yapıp koltuğa çöktük ve bilgisayarlarımıza odaklandık.

 










 

 

 







 

 

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder