7. GÜN (2 Mart 2011) BUENOS AIRES
Sabahleyin otelin çok güzel ve ferah olan restoranında kahvaltımızı edip, sigara içenlere son çayımızla bahçesinde eşlik ettikten sonra otobüsümüze doluşup kendimizi günün programına bıraktık.
Bugünkü programda sabahleyin Delta Tigre gezisi var. Burası Güney Amerika’nın Amazon’dan sonra ikinci büyük nehri olan Parana Nehrinin döküldüğü delta. İspanyollar zamanında burada gördükleri jaguarı, kaplan sanmış ve buraya Tigre (kaplan) adını vermişler.
San Isıdro kasabasına vardık ve burada bizi deltanın içinde gezdirecek teknemize bindik. Tekne turistik içinde rehberi bile var, geçtiğiniz yerleri ve yaşam şartlarını detaylı olarak anlatıyor.
Bugün sağlık durumum hafif naneli, yediklerimizden veya üşütme sonucu bağırsaklar bozuk, her tarafım kırılıyor, sabah aldığım ilaçlarla idare ediyorum. Teknemiz çeşitli kanallarda geziniyor, bizde adamların sayfiye evlerini, tatil klüplerini seyrediyoruz. Her evin önünde mutlaka yüksek bir iskele var, bunun amacı gelgitlerde su altında kalmaması ve bu civarlardaki evlerin hiçbirine kara yolunun bulunmaması. Tüm ulaşım, alışveriş, sağlık hizmetleri tekneler ile yapılıyor. Su bile damacana ile tekneyle geliyor.
Aşağıda Delta Tigre’deki sayfiye evlerinden birkaçının fotoğraflarını bulacaksınız. İlk fotoğrafta ise size evlere servis teknelerinden bir örnek.
Tekne gezisinden dönüşte Tigre’de iki saat serbest zaman geçirdik, şirin ve temiz bir sahil lokantasında öğle yemeği yedik, biraz çarşı pazar bakındık. Burada size fikir vermesi amacıyla yazıyorum, Arjantin son derece ucuz bir ülke, öğle yemeğinde 3 kişinin doyacağı bir büyük pizza ve iki adet kolaya 20 Türk Lirası karşılığı peso ödedik.
Buenos Aires’e dönüşümüzde rehberimiz bizi araç trafiğine kapalı olan şehrin en hareketli caddesi olan Florida caddesinin başında bıraktı. Herkes kendine göre dolaşmaya başladı, akşam Tango gecesine gitmek üzere buluşacağımız saate kadar serbest zamanı değerlendirdik. Caddeyi bir ucundan diğer ucuna kadar dükkanlara bakınarak, pasajları gezerek yürüdük, daha sonra ise bir taksiye binerek otele dönüp dinlendik. Hande her zamanki gibi bizden ayrı geziyordu, ve sokakların tozunu attırmış bir şekilde o da başka bir taksiyle otele döndü.
Yarın isteyen bir grup Uruguay’a geçecek ve orada bir sahil şehrine gidecekler, kalan gruba ise rehberimiz ekstra olarak kovboy çiftliği turu önerdi, burada kovboyların yaşamını görüp ata biniliyormuş. Yani anlayacağınız tam turistik bir faaliyet. Biz ve kafa dengi arkadaşlarımız daha Buenos Aires’I doğru dürüst görmeden gidip Uruguay’ın sahil şehrini veya kovboy çiftliği ziyaret etmeyi çok makul bulmadık. Rehberimize yarın için kendimiz gezeceğimizi bildirdik ve programızı Florida caddesinde alışveriş yapmak,, parklarda dolanmak, kafelerde kahve yudumlamak olarak belirledik. Bu nedenle bugünkü Florida caddesi turunda alışveriş yapmadık, sadece güzel dükkanları ve pasajları belirledik.
Florida caddesinde bir pasaj
Akşam tango tarihinin unutulmaz isimlerinden biri olan Carlos Gardel’in mekanındaki showa geldiğimizde otobüsümüzü kapıda karşıladılar ve salona girdiğimizde bizlerle tango yapıyor görüntüsünde hatıra fotoğrafı çektirmek istediler. Ben çektirmedim ama Füsun süper poz verdi. Daha sonra çektikleri bu resimleri masaları dolaşarak satıyorlar.
Masamız sahneye dik olarak konuşlandırılmış en ön masalardan biriydi, yerlerimize oturup yemeklerimizi sipariş ettik. Burada menüde başlangıç, ana yemek ve tatlı olmak üzere her gruptan 3 yemek bulunuyor, siz bir tanesini seçiyorsunuz. Yemeğin ortasına doğru şov başladı, sahnenin üzerinde yüksek bir platformda orkestra çalıyor, dansçılar ise çeşitli tango figürleri sergiliyorlar.
Tango dün gezdiğimiz Boca’da doğmuş. Genelevde bekleyen erkekler kendi aralarında yaparlarmış, daha sonra gece klüplerine yayılmış. Eski adetlere göre erkek bir kadını dansa bir baş hareketi ile çağırıyor, eğer kadın kabul ederse bu baş hareketine bir gülücükle yanıt veriyor, ve en az 2 dans sürecek periyot başlıyor. Yine adetlere göre mekana eşli olarak gelen bayan kesinlikle dansa kaldırılmıyor, ancak kavalyesi başka bir bayanı dansa kaldırırsa bayanın da dans kabul etme hakkı doğuyor. Sonuç olarak ben pek beğenmedim, ancak Hande ve Füsun çok memnun kaldılar.
Altın kızlar
Sahneden görüntü orkestra yukarıda çalıyor.
Her yerdeki uygulamanın aksine bu gösteri merkezinde içki bedava, siz boşalttıkça kadehinize şarap dolduruyorlar, çaktırmadan bir hayli içmişiz. Şov sonrası otele dönüp yattık.
8. GÜN (3 Mart 2011) BUENOS AIRES
Sabahleyin Uruguay turuna gidecekler erkenden yola çıktı, biz ise kahvaltıyı takiben Sert ve Kahraman aileleriyle birlikte yedi kişilik grubumuz otelden yürüyerek Florida caddesine doğru yola koyulduk. Yol üzerinde bulunan bir parkın içinden geçerken park içinde köpekler için oluşturulmuş bir başka parkla karşılaştık.
Sabah alışverişe çıkan veya köpeğini dolaştıran insanlar köpeklerini bu bölüme bırakıyorlar, köpeğiyle birlikte bulunan kişiler diğer köpeklerle de ilgileniyor veya köpekler kendi aralarında oynuyor, dinleniyorlar. Akşamüzeri dönerken bu parkın içerisinden tekrar geçtik, bu bölgede bir köpek bile yoktu. Genelde bu alan sabahları dolu oluyormuş.
Köpek parkından iki görüntü
Parkı geçip Florida caddesine çıktık, grupta Hande hariç kimse ayrı dolaşmak istemedi, bizde herkesin isteğine uyduk, kim ne bakacaksa onlarla birlikte dolaşıldı, grupta herkes birbirinin isteğine saygı gösterdi, beraberce uyum içerisinde dolaştık. Koskoca Florida caddesinde tam 3 kere Hande ile karşılaştık, kendi başına dükkandan dükkana geziyor, arkadaşlarına hediyeler alıyordu. Öğlen yemeğini de cadde üzerindeki büyük bir alışveriş merkezinin üst katında “fast food” olarak atıştırdık. Akşam üzeri herkes yorgun argın otele döndük, arka bahçede kahve içip yemek saatine kadar dinlendik. Benim kırıklığım hala devam ediyordu.
Bizim grup akşam yemeğine Puerto Madera’ya gitmeyi kararlaştırmıştık. Bu bölge şehrin eski limanı, şimdiyse yanyana kafe ve lokantalarla dolu bir hale dönüşmüş. Bu lokantaların kiminin üstü, kiminin hemen arkası üniversite. Böylelikle bu bölge gençlerle dolu son derece hareketli bir ortam.
Burada daha evvel bahsettiğim olaylarda çocuklarını kaybetmiş anneler anısına inşa edilmiş bir köprü var. Women’s Bridge (Kadınlar Köprüsü) adlı bu köprü değişik mimarisiyle akşamları ışıl ışıl. Bunların yanısıra bence en kötü görüntü, buranın eski liman olduğunu simgelemek için orada bırakılmış büyük vinçler. Bu vinçlere de bir çözüm bulsalarmış bence daha iyi olurmuş.
Otele iki taksi çağırdık ve yedi kişi bu arabalara dağıldık. Sürücüye Puerto Madera dedik, adam orası çok büyük bir yer nereye gideceksiniz diye sordu, adam İngilizce biz İspanyolca bilmiyoruz, Hande İtalyanca – İspanyolca karışımıyla adama sen git biz ineceğimiz yeri söyleriz dedi. İki araba arka arkaya hareket ettik. Ancak iş dağılış saati olması nedeniyle çok sıkışık bir trafik iki araba birbirimizden koptuk, bizim şoförde iyice çılgın, bir oraya bir buraya dalıyor, söyleniyor, muhtemelen küfür de ediyor. Baktık lokantaların başladığı bölgeye gelmişiz, biz burada inelim dedik ve kendimizi taksiden attık ki, hemen arkamızdan diğer arabada geldi, meğer o da hızlı şoförlerdenmiş.
Ana yoldan sahile indik ve yürümeye başladık. Bu arada da nerede yiyeceğimize, lokantaların önündeki menülere bakarak karar vermeye çalışıyoruz. Yürürken sıra sıra lokantalar içerisinde tanıdıklarımızda vardı. Hooters (Büyük göğüslü hanımların servis yaptığı Amerikan lokantası), dünyanın birçok yerinde şubesi olan TGI Fridays gibi.
Grubun çoğunluğu makarna yemek istedi. Bunun üzerine Sorrento isimli bir İtalyan lokantasında karidesli spagetti yiyip bira içtik. Bir hayli yüklü bir hesap ödeyip çıktık, biraz yürüyüp taksiyle otele döndük. Hande ve ben hafif hasta olduğumuzdan ve ertesi gün erken kalkacağımızdan dolayı bavulları hazırlayıp yattık.
9. GÜN (4 Mart 2011) BUENOS AIRES - SANTIAGO
Sabah 6:30 da otelin uyandırma servisiyle kalktık, her tarafım paçavra gibi, kırılıyorum, kahvaltı edip bir Parol aldım. Otobüsümüzle şehre çok yakın olan alana 7:30 da geldik ki her taraf ana baba günü. Uluslararası uçuşlara sadece altı banko açılmış, önümüzdeki kuyruk döne döne gidiyor. Bizim grupta olduğu gibi kuyruğa eklendik, hasta halimle ayakta dikiliyoruz. İbrahim Bey’in de menisküs problemi olduğundan o da zor bela ayakta duruyor. Bu arada kuyruğa bizim grubun arasına kaynak yapmaya çalışan uzakdoğulu bir adamı yaka paça dışarı attık. İbrahim Bey ile sıra bize gelene kadar kuyruğun önündeki bir kafenin sandalyelerinde dinlendik.
Arjantin’in başkenti olan Buenos Aires havalimanında check-in yaptırdıktan sonra pasaport kontroluna nasıl gidileceğini gösterecek tek bir tabela yok. Orada dükkan işletenlere sorduğumuzda ya sorumuzu anlamadıklarından ya da onlarda bilmediğinden yanıt alamıyoruz. Zor bela pasaport kontrol kuyruğuna ulaşıyoruz, bu kuyrukta check-in kuyruğu gibi uzun dolana dolana gidiyor, kuyruğun sonuna girip mecburen bekliyoruz, burada oturacak yerde yok.
Bu deneyimden de anlıyoruz ki Ankara Esenboğa ve İstanbul Atatürk Havalimanları dünya standartlarına göre hakikaten üst seviyede alanlar.
Uçağımız Arjantin Havayollarının Boeing 737-700 uçağı. Check-in sırasında herkesi saçma sapan oturtmuşlar. 24 kişilik grubumuzdan yanyana düşen yok. Karı kocalar bile ayrı ayrı ouruyor. Yaklaşık iki saat sürecek yolu bizim ailenin tüm fertleri üçlü koltukların ortasında gitti. Bu arada aldığım ilaçta fayda etmedi, her tarafım dökülüyor.
İki saat onbeş dakikalık azap dolu yolculuktan sonra Şili’nin başkenti Santiago’ya geldik. Şili’ye yiyecek ve içecek sokmak yasak olduğundan, Arjantin havaalanında ve uçakta herkes yanındaki yiyecekleri çıkarttı, hep beraber tüketmeye çalıştık. Grubumuz bu yiyecek konusunda hayli başarılıymış, seyahate konserve deniz levreği bile getiren olmuş, bunun yanısıra ceviz, kuruyemiş, bisküvi, şeker ve çikolataları herkes birbirine ikram etti.
Uçakta yanınızda yiyecek olmadığına dair bir form dolduruyor ve imzalayarak pasaport kontrolünde Şili gümrük memurlarına veriyorsunuz. Bagajlarınızı aldıktan sonra çıkış kapısına giderken bavullar ve el çantalarınızın hepsi tekrar sanki alana giriyormuş gibi X-Rayden geçiyor. Bu aşamada beyanınızın aksine bir malzeme bulurlarsa 220 Amerikan Doları civarında bir ceza kesiyorlar. Neyse ki grup tüketim işleminde başarılı olmuş, hiç kimse ceza yemeden Santiago’ya ayak bastık.
Şili 180 kilometre eninde, 4300 kilometre boyunda yaklaşık 17 milyon nüfuslu bir ülke. Ülke nüfusunun yaklaşık üçte biri Santiago ve çevre varoşlarında yaşamakta. Pasifik Okyanusuna paralel olarak uzanan Ant dağları Şil’yi bir çanak içinde bıraktığından özellikle Santiago’da ciddi bir hava kirliliği mevcut. Ülkenin %80 i dağlık arazi, tarım ancak %7 lik bir bölümde yapılabiliyor. Buna rağmen Meksika’nın ardından dünyanın en çok avokado yetiştiren ikinci ülkesi.
Otelimize gitmeden önce Santiago şehir turu yaptık. Önce Cerro San Cristobal tepesine çıktık ve oradan Santiago’nun panoramik görüntüsünü seyrettik. Çok fazla enteresan birşey yok, bol miktarda beton görüyorsunuz. Enteresan tarafı beton yığının hemen arkasında duvar gibi yükselen Ant Dağları.
Tepe dönüşünde otobüsle bir hayli turluyoruz, bu arada geçtiğimiz ilginç yerleri fotoğraflıyoruz.
Santiago’nun Çiçek Pasajı
Otobüsle dolaşırken rehberimiz Bellavista semtinden geçerken bir yer gösterdi. “Patio Bellavista” adındaki bu yere mutlaka gelmemizi, otelimize yürüme mesafesinde olduğunu belirti. Aşağıda resmini gördüğünüz bu yerde ne olabileceği konusunda ciddi kuşkuya düştüm, buna rağmen tüm grup akşam gelmek istedi, reheberimizde akşam beraberce yürüyerek geliriz dedi.
Santiago tam bir üniversite şehri, çoğunluğu özel birçok üniversite mevcut. Yolumuzda gördüğümüz üniversitelerin duvarlarında hangi bölümlerinin olduğu liste halinde yazıyor.
Daha sonra otobüsümüzle şehrin merkezi olan Plaza de Armas’a geliyoruz. Burada eski katedrali görüyoruz ve rehberimiz yarım saat yemek molası verip ortadan yokoluyor.
Plaza de Armas Ankara’daki Ulus meydanı gibi bir yer, her taraf salaş lokanta ve sandviççilerle dolu, nerede ne yiyelim diye bakınırken, bir pizzacı görüyoruz, girip sipariş veriyoruz ama içerisi son derece pis. Bizimkiler iyice huylanıyor, pizzalarda geciktikçe gecikiyor, ben ilaç alacağımda birşeyler yemek istiyorum ama yarım saatin dolmasına beş dakika kala siparişleri iptal edip çıkmak zorunda kalıyoruz. Bu da bizim rehberin yaptığı falsolardan bir başkası oluyor.
Biz tam vaktinde buluşma yerinde olmamıza rağmen kendisi 10 dakika rötarla sallana sallana geldi, ve bizi otobüse bineceğimiz noktaya doğru yayan yönlendirdi. Yol üzerinde Hande, Dunkin Donut görüyor ve hepimize birer donut alıyor. Otobüse giderken La Moneda adındaki başkanlık sarayının yanından yürüyerek geçiyoruz.
Tekrar otobüsümüze binip yola çıkıyoruz ki Eczacı hanımla annesini unuttuğumuz söyleniyor. Meğer bizim rehber onları beklemeden, daha doğrusu sayım yapmadan yürümeye başlamış, anne kız meydanda kalmışlar. Otobüsle uzun bir tur atıp onlarıda alıyoruz, doğal olarak onlar da rehbere bozuk atıyorlar, ortalık biraz geriliyor.
Rehber otele gitmeden sizi sürpriz bir yere götüreceğim diyerek havayı biraz olsun yumuşatıyor. Derken bir parkın yanında hepimizi otobüsten indiriyor ve parkın ön tarafına götürüyor. Bir bakıyoruz ki parkın girişinde ufak bir anıt ve bu anıtın üzerinde Atatürk rölyefi ve altında İspanyolva yazılmış bir yazı.
Santiago'da belediye, kentte yaşayan kişilerin örnek alması için bir parka, Atatürk'ün sözlerinin yer aldığı rölyefini yaptırmış. Parkın girişinde bulunan bu rölyefde yazılanları internetten araştırdım ve ordan aldığım bilgiye göre bu yazının tercümesi aşağıda:
Alıntı: |
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu, vatanının fedakar ve sadık hizmetkarı, benzeri olmayan kahraman, insanlık idealinin canlı emsali. Bütün hayatını Türk Milletine vakfetmiş, milletine kendi ruhunu, ateşini vermiştir. Hatırası milletinin ruhunu ateşli tutan sönmez bir meşale olarak yaşamaktadır. |
Sonunda kalacağımız Crown Plaza oteline geldik. Otelin semti yine Ulus (yalnız Ankara Ulus, İstanbul zannetmeyin) semtine benziyor. Odalarımıza yerleştik, bir derece koydum ki 37.8 ateşim var, hemen bir ilaç daha alıp uyumuşum.
Akşam buluşma saatimizde kalktığımda hiçbir rahatsızlığım kalmamıştı, zımba gibiydim, ekiple lobide buluştuk ve yürüyerek, daha evvel sözünü ettiğim Patio Bellavista’ya yola çıktık. Yol üzerinde bir köprüden geçerken onların nehir dediği ama bence dere boyutunu geçmeyen bir yerden geçtik. Dönüşümüzde bu bölgede Şili dizilerinden bir tanesi çekiliyordu.
Patio Bellavista’nın küçücük kapısından içeri girince feleğiniz şaşıyor, bambaşka bir dünyaya adım atıyorsunuz. İçeride küçüklü büyüklü onlarca kafe, lokanta ve bar, ayrıca yine çeşit çeşit hediyelik eşya satan dükkanlarla karşılaşıyorsunuz. Herkes restoranların listelerine bakıp kendine göre lokantalara ve dükkanlara dağıldı. Biz de ailecek Back Stage adında bir lokantaya girdik, o gün haftasonu olduğundan açıktaki masaların hepsi doluydu, içeride de geç saatte canlı müzik olacağından ne kadar oturacağımızı sordular. Sadece yemek yiyeceğimizi belirtince hemen bir masa bulduk. Şili’de şişe bira istediğiniz zaman çok fazla seçeneğiniz var, ama bunların en ilginci bir litrelik şişelerdeki biralar. Biz yine de fıçı biraları tercih ettik.
Yemekleri son derece lezzetli, biraları leziz ve soğuk, servisi de güleryüzlü ve hızlıydı. Yemeğimiz takiben hediyelik eşya mağazalarına bakındık otelimize dönmek için mekandan ayrıldık. Sokağa çıktığımızda bütün üniversite gençliğinin sokaklara kurulmuş masalarda biralarını içerken ve sokak çalgıcılarını dinlerken gördük. Neredeyse kaldırımlarda yürümek için yer kalmamıştı. Bir süre onları izledik, oralarda biraz turalayıp otelimize döndük. Gelecek günlere hazır olmak amacıyla bir antibiyotik alıp uyuduk.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder