5. GÜN (28 Şubat 2011) IGUACU
Del Este’ye gidecek grup, öğleden sonra programına yetişebilmek için sabah erkenden yola çıktı, geri kalanlar ise daha makul bir saatte kalkıp sabahımızı değerlendirmeyi kararlaştırmıştık, ancak ben yine alışkanlıkla sabahın köründe uyandım. Otelin civarını dolaşmak üzere çıktım, Otel tam bir tatil köyü havasında, arka bölümünde nizami bir futbol sahası, biraz daha geride hayvanat bahçesi, tırmanma duvarları, basketbol sahası ve yaklaşık 1800 metre uzunluğunda yürüyüş yoluna sahip botanik bahçesi mevcut. Futbol sahası ve hayvanat bahçesinde kısa bir tur attıktan sonra kendi kendime kahvaltımı yapıp bizimkileri uyandırmaya çıktım.
Füsun ve Hande de kahvaltılarını bitirince onlarla tekrar hayvanat bahçesine gittik. Çok büyük olmamakla beraber ilginç hayvanları biraraya toplamışlar. Bu bölgenin en popüler hayvanı Tucan Kuşu, tavus kuşları, Rio’da gördüğümüz küçük maymunlar, kaplumbağalar ve deve kuşlarını gezdik. Gördüğümüz devekuşu yavrusu son derece şirindi, yerden 20-30 cm boyu olan bu küçücük mahluk birkaç sene içerisinde insan boyuna ulaşıp onu bile geçebiliyor.
Hayvanat bahçasinden sonra yürüme yoluna girdik ve botanik bahçesini gezdik. Burada da her çeşit bitkiyle karşılaşmak mümkün. Bizim en çok ilgimiz çeken ise daha önce hiç görmediğimiz kahve ağacı idi.
Yaklaşık bir saatlik bir geziden sonra yolu tamamladık ve otelimize döndük. Bu tropik bahçeyi gezerken bazen ağaçların yüksekliğinden gökyüzü görünmez hale geliyordu, bu da çok fazla nemli bir ortam yaratıyordu. Burada hayatımda gördüğüm en büyük kelebekleri gördüm, çok çeşitli renklerde uçuşup duruyorlar, bazılarını fotoğraflama imkanım da oldu. Bizim ömrünü 1 gün bildiğimiz kelebekler burada 3 yıl yaşıyorlarmış.
Otele döndüğümüzde Del Este gezisine gidenlerde geri dönmüştü, yaptığımız kısa sohbette, gidilmeye değer bir yer olmadığını anladık, gidenlerden bir bayan çok ucuza ütü aldığını söyledi, kızıyla beraber gitmişti ve ekstra tura verdiği 160 doları hiç hesaba katmıyordu. Bunu kendisine söylediğimizde ise “Valla haklısınız o açıdan hiç düşünmemiştim” dedi.
Öğleden sonra ise bu gezinin benim için en önemli yeri olan şelaleleri görecektik. Otobüsümüze doluşup Iguazu Ulusal Parkına doğru yola çıktık. Burada size biraz bu parkın özelliklerinden bahsetmek istiyorum.
Iguacu Ulusal parkı 1984 yılında Unesco dünya mirası olarak ilan edilmiş, ve o tarihten bugüne kadar parkta geliştirmeler yapılmış. Parkta 2000 çeşitten fazla bitki türü, 400 çeşit kuş ve memeli yaşamaktaymış. Bu memelilerin arasında Jaguar ve Puma gibi vahşileri de bulunmakta. Bu park ayrıca Amazon ormanlarının başlangıcı olarak kabul ediliyor.Parkın bizim gitmediğimiz bölgelerinde daha değişik faaliyetler de (kamp, kuş ve hayvan gözlem yerleri, bungee jumping) yapılabiliyormuş. Bu şelaler Arjantin ile Brezilya sınırında yer almakta, 2.7 km uzunluğunda olan şelalelerin büyük bir kısmı Arjantin tarafından akmakta, fakat bunların seyir güzelliği ise Brezilya tarafında. Koruma altına alındığı tarihten itibaren daha rahat gezilmesi ve fotoğraflanması için yürüme yolları ve köprüler inşa edilmiş. Toplam olarak 275 adet şelalenin bulunduğu ifade ediliyor, hatta çok yağışlı geçen yıllarda bu sayı 300 e yaklaşıyormuş.
Dünya üzerindeki şelalere baktığımızda Niagara ve Victoria‘ya genişlik bazında rahatlıkla rakip olabilir, ancak yükseklik açısından maalesef 979 metreden akan Angel şelalesinin yanına yaklaşamıyor. Buradaki şelalelerin yüksekliği ortalama 65 metre civarında. Buradaki en büyük şelale 85 metre yüksekliğinde ve 150 metre genişliğindeki Garganta Del Diablo (Şeytan Gırtlağı). Bunun döküldüğü noktaya yürüme yolları ve platformlarla ulaşmak mümkün, ancak uçuşan su zerrecikleri bile sizi anında sırılsıklam yapıyor.
Bu kısa bilgilerden sonra biz neler yaptık, onları anlatmaya geçeyim. Rehberimizin aldığı biletlerle parka girmeden önce alışveriş dükkanını ziyaret ettik. Daha sonra Macuco safari yapmak için vagonlara binip, tropik bir ormanın içerisinden belli bir noktaya kadar geldik. Bu 15 dakikalık yolculukta geçtiğimiz patikanın tepesine boylu boyunca ağ kurmuş elimden daha büyük örümcekleri gördüm. Bunlar oralarda uçuşan böceklerin ağlarına takılması ile besleniyorlarmış.
Yukarıda gördüğünüz yol üzerinde çeşit çeşit palmiye ağaçları mevcut, bunlardan bir cinsi özellikle çok enteresan. Bu palmiye ağacının meyvası Brezilya’da salatalarda çok sık kullanılıyor, bizdeki marulun dip kökü tadında birşey. Enteresan olan nokta eğer bu meyvayı kopartarak toplarsanız palmiye ağacı belli bir süre sonra ölüyormuş. Bu nedenle mutlaka ağacı meyvaların altında bir bölgeden kesiyorlar, böylece ağaç tekrar büyüyor ve yeniden meyva veriyor.
Yolun bitiminden sonra orman içerisinde oluşturulmuş bir patikadan 500 metre yürüyerek botlarımıza ulaştık. Son derece keyifli bir yürüyüştü. Füsun seyahatin başında ben orman içinde yürümem, bir sürü böcek olur demesine rağmen bu yürüyüşten en memnun kalanlardan biriydi.
Botlara ulaştığımızda rehberimizin bize verdiği direktifler doğrultusunda eşyalarımızı ve giysilerimizi iskeleye bıraktık, mayolarımızla kaldık, fotoğraf makinalarımızı ve onları şelalelere yaklaştığımızda ve altına girdiğimizde saklayacağımız naylon torbaları alıp can yeleklerimizi giydik. Botlar 24 er kişilik, 20 kişinin oturabileceği 4 er kişilik koltuklar var, bunların 3 sırası ön bölümde 2 sırası ise dümenin arkasındaki bölümde yer almakta, botun en önünde de kenarlara tutunarak botun içine oturulabilecek bir bölüm var, Hande hemen oraya geçti, biz ise 2. sıraya oturduk. Rehberimiz ise hemen Hande’nin yanında
botun en önündeydi.
İskeleye bıraktığımız eşyaların başında yerel rehberimiz biz dönene kadar nöbetçi kaldı.
İki adet 225 beygirlik motora sahip bot hareket eder etmez, tam gaz ilerlemeye başladı, ben gözlüğüm uçmasın diye çıkarmak zorunda kaldım. Şelalelere doğru ilerlerken bot nehir üzerinde bir sağ bir sol slalom yaparak hem ortamı ısıtıyor hem de nehrin sığ ve kayalık bölümlerinden kaçınıyordu. Yol üzerinde rafting yapanları da gördük, o zavallılar kürek kuvvetiyle ilerlerken bizim 450 beygirlik hızımız gerçekten müthişti. Derken uzaktan şelalelerin ucu gözüktü, bir kısmının yanından hiç durmadan geçtik, büyük bir şelale grubunun karşısında fotğraf molası verdik.
Fotoğraf işlemi sırasında botu kullanan ve önde video çekimi yapan görevli yağmurluklarını giymeye başladılar ve bize de son fotoğrafları çekin makinalarınızı kaldırın talimatını verdiler. Yanımızda getirdiğimiz naylon torbalara makinaları koyup korumaya çalıştık. Bot tekrar hareket ettikten sonra yukarıdaki resimde sol bölümde gördüğünüz şelalere doğru ilerledi ve sağ yandan altına girdi. Yukardan tepenize sular indikçe gözünüzü açıp olaya bakamıyorsunuz bile. Hayatta yaşadığım en enteresan deneyimlerden biriydi. Rehberimiz hareket etmeden önce botu kullanan arkadaşı biraz besleyince adam bizi 5-6 defa daha aynı şekilde şelale altından geçirdi. Üstümüze gelen su soğuk değildi ancak o kadar çoktu ki ben fotoğraf makinamın ömrü buraya kadarmış dedim, ve bütün eğlence boyunca aklımın bir kısmı makinamda kaldı.
Şelale macerası için bir de video ekleyelim:
Dönüş yolunda sürücü bize bir numara daha çekti, ilkinde numarayı yedik ama aynı numarayı ikinci defa yaptığında hepimiz uyanmıştık. Olay şu: Nehrin geniş yerinde son sürat bir tur atmaya başlıyor, kenarda oturanlar zaten düşmemek için panikle tutunuyorlar, bot 360 dereceyi tamamladığında kendi oluşturduğu dalgaya burundan giriyor. Botun yükselip tekrar nehre vurmasıyla tepenizden aşağı dalga suyunu yiyorsunuz.
Bu süper eğlenceli olaydan sonra döndük, kurulandık, iskeledeki tek bir kabinde sırayla üstler değişildi, kuru mayolar ve t-shirtler giyildi, tekrar bizi bekleyen vagonlarımızla ana girişe döndük. Orman yolunda önümde oturan beyefendinin kafasına konan kelebek ise ilginç görüntülerden biriydi.
Dönüş yolunda herkesin giyinmesini beklediğimizden dolayı bir hayli boşa vakit geçirdik. Bu arada vagonların başında kelebekleri seyredip, sohbet ederek vakit öldürdük. Herkez biraz önce altına girdiği şelaleri ve onların çok daha büyüklerinin nasıl olduğu merakı içindeydi. Özellikle hakkında çok şey okuduğum,en uçta bulunan Şeytan Gırtlağı benim çok merak ettiğim bir şelaleydi.
Tekrar otobüsümüze binerek bu sefer şelaleleri yürüyerek göreceğimiz 800 metrelik yürüyüş yolunun başına geldik. Rehberimiz otobüsten inmeden burada hemen gördüğünüz manzaraları uzun uzun fotoğraflayarak vakit öldürmeyin ileride bunların daha görkemlileri var dedi.
Buradaki yürüme yolunda insanlara son derece alışık olan bazı hayvanlarla kaşılaşılabiliyormuş. Bizim arkamızdan yürüyen Türk grup 10- 15 rakundan oluşan bir aile görmüşler, biz göremedik, ancak bizde korkuluk üzerinde yaklaşık 20 cm uzunlupunda bir tırtıl-kırkayak benzeri mahlukatla karşılaştık.
Rehberimiz ne derse desin insan yürüme yolunun başına geldiğinde bile gördüğü manzara karşısında fotoğraf çekmeden duramıyor. Manzara aşağıda:
Bu noktadan başlayıp sola doğru ilerleyen iniş ve çıkışları olan 800 metrelik yürüyüş yolunda şelaleleri seyrede seyrede, foroğraflarını çekerek yürüdük. Şeytan Gıtlağına gelene kadar çektiğimiz resimlerden bir kısmı aşağıda.
Resimde görünen köprünün sol tarafı yani köprünün tam karşısı meşhur Şeytan Gırtlağı şelalesi. Sağ tarafı yani köprünün altından akan bölüm ise Şeytan Gırtlağından gelen suyun oluşturduğu ikinci kademe küçük şelaleler. Bütün yolu yürüyüp Arjantin tarafından akan şelaleri seyrettikten sonra köprünün üzerine çıktık, 15-20 metre yürüdükten sonra neden köprünün başında muşamba yağmurluk satıldığını da anladık.
Bir saat evvel değiştiğimiz t-shirtlerimiz ve kuru mayolarımız anında sırılsıklam oldu. Debisi son derece yüksek olduğu için oluşan su zerrecikleri sizi bir anda sırılsıklam yapıyor, fotoığraf makinanızın lensi ıslanıyor güzel resimler yakalıyamıyorsunuz.
Ancak azmederek köprünün sonuna kadar gittik ve hatıra fotoğrafları çektik. Burada suyun çıkarttığı gürültü korkunç boyutlarda, insan yanyana konuşurken bile birbirini duymakta zorlanıyor.
Aşağıda Şeytan Gırtlağı’nda çektiğimiz resimlerden birkaçını paylaşmak istiyorum.
İlk resimde Şeytan Gırtlağı resmin sol tarafında kalıyor. Oranın en iyi izlendiği yer aşağıdaki resmin ilerisinde görünen platform.
Şeytan Gırtlağı
Şeytan Gırtlağını karşıdan izledikten ve fotoğrafladıktan sonra şelalenin döküldüğü yerin dibindeki alışveriş dükkanlarından yeni t-shirt alıp giymek zorunda kaldık.
Dükkanların olduğu yerdeki manzara ise daha görkemliydi, şelale sanki üstünüze dökülüyormuşçasına yakındı.
Asansörle şelalenin üst tarafına çıktık ve oradan hem döküldüğü noktayı hemde aşağıya doğru aktığı yeri izledik
Üzerinde fotoğraf çektirdiğimiz platform arkada görünüyor. Aşağıda ise Şeytan Gırtlağı’nın döküldüğü nokta.
Daha sonra şelaleleri helikopterle dolaşmak isteyen grup elemanlarını yol üzerindeki helikopter alanına bıraktık. 10 dakikalık şelale turu kişi başı 125 dolardı. Füsun, Hande ile bana çok ısrar etti ama biz baba kız 10 dakika için bu kadar parayı vermek istemedik.
Helikopter alanında uçanları beklerken kurulmuş yerel pazardan alıuşveriş yaptık, soğuk meşrubat içerek oyalandık.
Otele dönüp güzel bir duş aldıktan sonra barda birşeyler içmeye indik, Brezilya’daki son gecemiz diye oranın yerel içkisi olan Caiprinha içtim. Akaşam yemeğinde grup halinde Raffa Inn isimli bir lokantada açık büfe barbekü yedik ve beş Güney Amerika ülkesinin danslarını seyrettik. Çok sıcak ve kalabalık bir ortamdı, grupların dans gösterileri sırasında ışıkları kısıyorlardı, tabağınızda yediğinizi bile göremiyordunuz. Ben dayanamayıp son 15-20 dakikayı dışarda temiz havada geçirdim. Yediğimiz etlerin ise çoğu benim ölçülerime göre oldukça sertti, ama tavukları çok güzeldi.
Şovu takiben otele döndük, Buenos Aires için bavulları topladık ve yattık.
Mezarlık ziyaretini takiben, Buenos Aires’in en popüler semtlerinden olan La Boca ya doğru hareket ettik. Yolda bu semtin futbol takımı olan Boca Juniors’un stadının yanından geçerken rehberimizin anlattığı ilginç olayı aktarayım.
Bizdeki Fenerbahçe-Galatasaray rekabetininin hiç kalacağı bir çekişme River Plate ile Boca Juniors takımları arasında bulunmakta. Hemen hemen olaysız maçlarının olmadığı söyleniyor. Bunlardan River Plate kırmızı-beyaz, Boca Juniors ise sarı-lacivert renklere sahip. Coca Cola firması her iki kulübün statlarına da reklam vermiş, ancak Boca Juniors kulübü kırmızı-beyaz Coca Cola reklamını rakibinin renkleri olduğu için kabul etmemiş ve aralarında yapılan özel anlaşmayla reklam siyah-beyaz olarak asılmış. Aşağıda Boca Juniors Stadı ve üzerindeki reklamlar.

La Boca, Riachuelo nehrinin Rio De La Plata’ya açıldığı yerde bulunduğundan ağız anlamına gelen bu adı almıştır. Bu bölge akşamları son derece tehlikeli olarak bilinir, özellikle turistik olmayan ara sokaklarına kesinlikle grup olmadan girilmemesi önerilir.
La Boca eski gemi saçlarından imal edilmiş ve tekne boyasıyla rengarenk boyanmış orjinal evleriyle ünlü. Gezmek için bize ayrılan yarım saatte dolaştığımızda bu rengarenk evlerin altlarında ufak dükkanlar, lokantalar, lokantaların önünde oluşturulmuş platformlarda tango gösterileri yapanları izledik. Bu bölgede çektiğimiz resimlerden bazıları:

6. GÜN (1 Mart 2011) IGUACU - BUENOS AIRES
Sabah kahvaltıyı takiben otobüsümüze bindik ve 15 dakikalık yolculukla Brezilya – Arjantin sınırına geldik. Otobüsten inip yürüyerek sınıra gidip pasaportlarımıza çıkış damgalarını vurdurup tekrar otobüse döndük. Bu işlem sırasında sizlere Brezilya’ya girerken doldurup onaylattığınız bir belgeyi de iade etmeniz gerekiyormuş, bu belgeyi vermeyenlere 100 dolar ceza kesiliyormuş. Son gece rehberimiz bu belgeleri mutlaka pasaportlarımızla beraber görevliye vermemizi söyledi. Ben maalesef kendi belgemi tüm eşyalarımı didik didik etmeme rağmen bulamadım, ancak neyseki sınırda belgeyi talep etmediler ve cezasız kurtardık.
Herkesin işlemlerini bitirmesinden sonra tekrar otobüsümüzle tampon bölgeyi geçip Arjantin giriş noktasına geldik. Burada rehberimiz tüm pasaportları toplayıp bir naylon poşete doldurdu ve giriş işlemlerini yaptırmaya gitti. Adamlar sizi görmeden, bavullarınıza bakmadan giriş damgalarını basıyorlar.
Brezilya Gümrük Kapısı
Daha önce de bahsettiğim gibi Iguacu şehri iki bölümden oluşuyor. Biz şehrin karayoluyla sınırdan geçerek Arjantin tarafına giriş yaptık ve şehrin buradaki adı Puerto Iguacu. Foz De Iguacu’ya göre daha şirin ve sempatik bir şehir ancak nedense Brezilya tarafı daha popüler. Bunun arkasındaki neden ise bence şelalelerin çoğunun Arjantin tarafından akmasına karşılık, Brezilya tarafındaki manzaraların daha güzel olması.
Karayoluyla Iguacu şehrinin Arjantin tarafına geçip, oradaki havalanından iç hat uçuşu yaparak Buenos Aires’e gitmemiz ise, tur şirketi tarafından tercih edilen bir yöntem. Böylece uçak biletlerini daha ucuza sağlıyorlar. Bizim açımızdan da değişik yerler gördüğümüz için iyi oldu diyebiliriz.
Pasaportlarımız damgalanıp geldikten sonra uçak saatine vakit olduğundan, Parana nehri ile Iguacu nehrinin kesiştiği noktada mola verdik. Burası üç devletin ( Brezilya – Arjantin – Paraguay) sınırlarının kesiştiği nokta olması sebebiyle hayli ilginç. Karşıya baktığınızda Brezilya topraklarını ve orayı simgeleyen yeşil-sarı boyanmış sütunu, sol tarafa baktığınızda ise aynı simgelerle donanmış Paraguay topraklarını görebiliyorsunuz.
Bu noktada bol bol fotoğraf çektik, ayrıca oradaki küçük dükkanlarda elimizde kalan Brezlya Reallerini, Arjantin Pezosuna dönüştürdük, ufak tefek alışverişler yaptık. Aşağıda bu ilginç noktadan birkaç resim paylaşmak istiyorum.
Arjantin tarafından Brezilya toprakları görüntüsü
Arjantin tarafından Paraguay toprakları görüntüsü
Her üç ülkedede kendi renklerinde bulunan sembolik sütun
Otobüsümüzle Puerto Iguacu havaalanına geldik, Argentina Aerolineas şirketinin AR2725 seferiyle bir saat rötarlı olarak Buenos Aires’e hareket ettik. Son derece eski ve berbat bir uçak. Türünün son örneklerinden MD80. Bizdeki adıyla DC-9. Hatırlarsanız bizdeki son iki DC-9 düşmüştü. Bu tip esprilerle, uçaktan korkanları heyecanlandırarak vakit geçirdik, ikram edilen sandviçleri yedik, sonrada biraz kestirdik.
Arjantin yaklaşık olarak Türkiye’nin 3.5- 4 katı yüzölçümüne sahip bir ülke olmasına rağmen, nüfusu bizim yarımız kadar. 5000 km civarında bir kıyı şeridine sahip olan Arjantin toprak büyüklüğü olarak dünyanın sekizinci ülkesi. Hayvancılık ve madencilik belli başlı geçim kaynakları. Başşehri Buenos Aires ise 12 milyon nüfusuyla Güney Amerika’nın ikinci büyük şehri.
Buenos Aires şehri Atlantik Okyanusu kıyısında, Rio Parana vee Rio Uruguay nehirlerinin oluşturduğu huni biçimindeki Rio De La Plata (Gümüş Nehir) adı verilen ağızda bulunur. Aslında geniş bir körfez gibi düşünülmesi gereken bu bölgeye yine de nehir (Rio) denilmektedir. Bu nehrin en geniş noktası 220 km yi bulur.
Nehrin adının gümüş olduğunu düşündüğünüzde karşınıza pırıl pırıl parlayan bir nehir çıkacağını bekliyorsunuz ancak, terminalden otobüsle şehre giderken gördüğümüz nehrin suyu Nesquik ayarında kahverengi bulanık bir suydu.
Iguacu dönüşünde gördüğümüz Parana nehrinin de buraya döküldüğü rehberimiz tarafından yolda ifade edildi. Otelimize yerleşmeden şehir turu yapmaya başladık. Şehrin meydanlarından birinde öğle yemeği için yarım saatlik bir mola verdik, güzel bir kafede sandviç ve dondurma yedik, daha sonra ilk durağımız Arjantin’in en ünlü devlet adamlarının, sanatçılarının ve zenginleinin mezarlarının bulunduğu Cementerio De La Recoleta idi.
Burada ailelere ait mezarlar, tüm aile fertlerinin ölümünden sonra içindeki tabutlar başka yere taşınarak boşaltılıyor ve yeni bir aileye satılabiliyor. Arjantin Devlet Başkanı’nın eşi Eva Peron’un mezarı ise burada en çok ziyaret edilen mezarlardan biri.
Adına müzikaller (Evita) bile sahneye konan Eva Peron, kocasının diktatörlüğü sırasında kadın hakları için çalıştı ve halkla içiçe olarak son derece sevildi.
Bizdeki Fenerbahçe-Galatasaray rekabetininin hiç kalacağı bir çekişme River Plate ile Boca Juniors takımları arasında bulunmakta. Hemen hemen olaysız maçlarının olmadığı söyleniyor. Bunlardan River Plate kırmızı-beyaz, Boca Juniors ise sarı-lacivert renklere sahip. Coca Cola firması her iki kulübün statlarına da reklam vermiş, ancak Boca Juniors kulübü kırmızı-beyaz Coca Cola reklamını rakibinin renkleri olduğu için kabul etmemiş ve aralarında yapılan özel anlaşmayla reklam siyah-beyaz olarak asılmış. Aşağıda Boca Juniors Stadı ve üzerindeki reklamlar.
La Boca, Riachuelo nehrinin Rio De La Plata’ya açıldığı yerde bulunduğundan ağız anlamına gelen bu adı almıştır. Bu bölge akşamları son derece tehlikeli olarak bilinir, özellikle turistik olmayan ara sokaklarına kesinlikle grup olmadan girilmemesi önerilir.
La Boca eski gemi saçlarından imal edilmiş ve tekne boyasıyla rengarenk boyanmış orjinal evleriyle ünlü. Gezmek için bize ayrılan yarım saatte dolaştığımızda bu rengarenk evlerin altlarında ufak dükkanlar, lokantalar, lokantaların önünde oluşturulmuş platformlarda tango gösterileri yapanları izledik. Bu bölgede çektiğimiz resimlerden bazıları:
La Boca turunun ardından şehrin çeşitli meydanlarını ve caddelerini otobüsle gezdik. Bu şehirde caddeler bizim caddelerin 3-4 katı genişliğinde. Şehir merkezinde bulunan 110 metre genişliğindeki 9 Temmuz caddesi 9 gidiş, 9 geliş olmak üzere tam 18 şeritten oluşmakta.İstanbul’un büyük caddelerinden Barbaros Bulvarı veya Bağdat Caddesi bunun yanında ara sokak gibi kalıyor.
Şehrin önemli meydanlarından Plaza De Mayo’da (Mayıs Meydanı) durduk, bu meydanın etrafında bulunan Teatro Colon, ve Başkanlık Sarayı (Casa Rosada)’nı fotoğrafladık.
Başkanlık Sarayı Casa Rosada (Pembe Köşk)
Burada biraz da Mayıs Meydanından bahsetmek gerekli. 1976 - 1982 yıllarında en az 30.000 insan ülke yönetimindeki generallerin talimatıyla ortadan yokoldular. O dönemde iki kişinin yanyana gelip konuşması bile suç olarak kabul ediliyordu. Bütün bu baskıya rağmen 1977 yılında bir grup anne Plaza Del Mayo’da toplanıp sessizce durarak kayıpları protesto ediyorlardı. Birçoğu gözaltına alındı, dövüldü ancak vazgeçmediler ve her geçen gün sayıları arttı. Hala bu meydanda protesto afişleri duruyor.
Şehir turunu takiben 3 gece kalacağımız Hotel Emperador oteline geldik. Oda dağılımını takiben akşam yemeği için hep beraber buluşup meşhur Arjantin etlerinden yemek üzere yürüyerek Les Nazaredas lokantasına gittik.
Akşam yemeğinde hayatımda görmediğim büyüklük ve kalınlıkta bir steak yedim. Menüde 550 gram olarak gösteriyordu, o kadar kalın olmasına rağmen pişirme yönteminden dolayı hiç kanlı yeri kalmamıştı ve pamuk gibiydi. Yanında Hande ile birlikte güzel bir şişe kırmızı şarabı da götürdükten sonra, yediklerimizi hazmetmek amacıyla parkların içerisinden yürüyerek otelimize döndük.



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder