18 Ağustos 2011 Perşembe

2011 GÜNEY AMERİKA 1.BÖLÜM

HAZIRLIK:

İki senedir yapmayı planladığımız, ancak bir türlü fırsat bulamadığımız Güney Amerika turuna bu sene gitmeye karar verdik. Hande’nin de geçen seneden kalan iznini kullanarak bize katılabilecek olması, turu bu sene gerçekleştirme isteğimiz pekiştirdi.

Her zamanki gibi ben tur şirketlerini araştırmaya, hangi ülkeleri kapsadığını, şehirlerde ne kadar kalındığını, turun toplam süresini, nasıl uçulduğunu vs.. araştırdıktan sonra daha evvel de iki defa gemi turuna gittiğimiz Golden Bay şirketinin düzenlediği turu seçtik. Bu turun esnek yapısı, gece sayısına göre fiyatı diğer şirketlerle karşılaştırılınca daha makul geliyordu. Esnek yapı konusunu biraz açmak gerekirse; Tur, Rio De Janerio (3 gece) Iguazu (2 gece), Buenos Aires (3 gece), Santiago (2 gece), Cuzco (3 gece), Lima (1 gece) olarak duyurulmuştu, ancak gerek vaktinize, gerekse de cebinize göre  isterseniz Buenos Aires’ten, isterseniz de Santiago’dan dönme şansınız vardı. Biz Hande’nin kalan izin süresi, Peru’nun vize istemesi, Peru ayağının maliyeti çok yükseltmesi ve kedimizi daha fazla yalnız bırakmamak için Santiago’dan dönmeye, Peru ayağındaki iki şehri görmemeye karar verdik. Peru dışındaki diğer ülkeler Türk vatandaşlarından vize istemiyorlar. Sonuçta 12 gecelik bir tur olacaktı. Hem isabetli davranmışız, hem de hata etmişiz diyebilirim. Oraya kadar gitmişken Peru’yu görememeyi bir hata olarak kabul ediyorum, iyi etmişiz dememin sebebi ise son iki günde Füsun’un şiddetli hasta olması, eğer Peru’ya geçseydik oradan da bir tat almayacağını anladığımız için.

Ocak ayı içerisinde peşinatımızı yatırıp, kalan bakiyeyi tura iki hafta kala yatırmak üzere kaydımızı yaptırdık. Seyahate çıkmamıza 10-15 gün kala tur şirketinden aradılar ve gezinin Santiago bölümünün uçak rezervasyonlarındaki bir problemden dolayı fiyat değişikliği olmaksızın 3 geceye çıkarıldığını bildirdiler. Bu konu Hande’yi biraz sıkıntıya soksa da, işin başında yaptığımız yanlış hesaba göre iznini aldığından “Eğri Gemi Doğru Sefer” atasözüne döndü ve sonuç olarak izninde bir problem oluşmadı.

Seyahate çıkmamıza 20-25 gün kala önce babam, onun doktora gitmeme inadı nedeniyle de, ondan hastalığı kapan annem arka arkaya hastalandılar. Babam çabuk toparladı, fakat annem, benim zorumla doktora gitti ki, yapılan tetkikler sonucunda konulan teşhis zatürriye idi. 86 yaşındaki bir insanda zatürriyenin ne kadar tehlikeli olduğunu söylememe gerek yok heralde. Hemen yatak bulundu, hastaneye yatırıldı ve sekiz gün hastanede yoğun bir tedavi alarak kritik dönemi atlattı. Bu süreçte biz geziye gidip gidemeyeceğimizi, gidemezsek hastaneden rapor alıp, sigortadan paramızın %80 ini kurtarabimenin yollarını araştırıyorduk. Burada bilgi için söyleyeyim, bu turlarda şirketler sizi sigorta ettiriyorlar, eğer bir aksilik olur (ailenize veya 1. derece yakınlarınıza) tura gidemeyecek duruma düşerseniz, hastaneden rapor alarak ve tur şirketinden bir form doldurarak sigorta şirketine başvuruyor, onların da onaylaması halinde yatırdığınız paranın yüzde seksenini geri alabiliyorsunuz.

Bizimkiler, hastaneden taburcu olabileceklerini öğrendikleri andan itibaren, bize sürekli geziye katılmamız yönünde fikir belirtiyorlardı. Annem eve çıktıktan sonra gitmemize 4-5 gün kala İstanbul’daki can simidimiz, her derdimizde yanımıza koşan halam da hastalandığını bildirdi. Bütün aksilikler arka arkaya geliyordu, neyse ki halamla yaptığım konuşmalarda onun da babam gibi çabuk atlattığını kendini biraz toparladıktan sonra, bize yetişemese bile bizden bir iki gün sonra Ankara’ya gelebileceğini öğrendim.

Habire fikir jimnastiği yaptığımız son günlerde aklıma bir fikir geldi, bunu Füsun’la paylaştım, Füsun’da çok makul buldu ve teklifi annemlere ilettik. Bu plana göre, annemlerin evi soğuk olduğundan, ayrıca zatürriye geçirmiş kişinin iyi bakılması gerektiğinden onları bizim eve taşımaya, halamın da bize gelmesine ve haftada iki gün gelen yardımcımızın da biz olmadığımız süre içerisinde her gün gelerek onlara destek olmasına karar vermiştik. Annem de normal zamanda olsa hayatta kabul etmeyeceği teklifi, soğuktan ve tekrar hastalığının nüksetmesinden korktuğu için kabul etti. Böylece hem onlar sıcak evde rahatça bakılacaklar, hem de kedimiz Mırnık yalnız kalmayacaktı.

Turlar İstanbul çıkışlı başladığı için genelde biz arabamızla 2-3 gün evvel İstanbul’a giderdik, bu süreçte hem kızımızla hem de anneanneyle görüşür, vakit geçirirdik. Ancak hem hastalık hem de kış mevsimi nedeniyle İstanbul’a arabayla gitmemeye karar verdik ve biriken mil puanlarımızla Ankara-İstanbul-Ankara biletlerimizi seyahate 2 gün kala aldık.

Bütün bu telaş içerisinde bavullarımızı bile anca son gün hazırlayabildik, diğer zamanlarda olsa benim bavulum 2-3 gün evvelden hazır olurdu. Yaz mevsimine gittiğimiz için T-Shirt ve şort ağırlıklı bir bavuldu, mayoları da unutmadık ve İstanbul için de birkaç parça kalın eşyayı bavulun üzerine yerleştirdik.

Turun başlangıcından bir gün önce 23 Şubat tarihinde sabahtan iki apartman aşağıda oturan annemleri bize üşütmesin diye arabayla taşıdık, yerleştirdik ve 14:00 uçağıyla İstanbul’a uçtuk. O gün tur rehberimiz Onur Alp Bey aradı, kendini tanıttı, ertesi gün sabaha karşı 3:45 te alanda buluşacağımız söyledi ve yanımıza almamız gereken şeyler konusunda bilgi verdi, uçaktaki yer düzenini ayarladığını belirtti ki, korktuğum başıma geldi. Bize orta bölmeden yanyana üç koltuk ayırtmıştı. Madrid – Rio arasını uçacağımız ve yaklaşık 10 saat sürecek uçağımız Airbus 340-300 idi. Bunların koltuk düzeni pencere kenarlarında ikili koltuklar orta bölmede ise dört kişilik koltuklardan oluşuyor, ben hemen bize orta bölmeden yer almamasını, bacaklarımın uzunluğu nedeniyle rahat edemediğimi, seyahatin oldukça uzun olduğunu kendisine söyledim. Rehberimiz de anlayışla karşılayarak daha evvel ayırttığı yerleri bizim istediğimize göre değiştirdi. Buna göre pencere tarafında ikili bir koltuk ve orta dörtlüden bir koridor tarafını ayırttık. Ben de hemen 4 saatlik uçuş olan İstanbul- Madrid uçuşu için internetten online check-in yaptım. Oraya giden uçak da Airbus idi ancak modeli itibariyle koltuk düzeni sağlı sollu üçerli gruptu. Ben iki adet koridor ve bir adet pencere kenarı ayırttım ve orta koltuğu şansa bıraktım. 

Hande İstanbul’da anneannesi ile birlikte oturuyor. So geceyi orada geçirdik, Hande’nin bavulunu hazırlamasına fikirlerimizle katkıd bulunduk ve saat 3:30 da yola çıkacağımızdan hemen hemen hiç uyumadık diyebilirim.

Taksiler genelde bagajlarının yarısını tüp için ayırdıklarından maalesef üç tane bavulu yerleştiremedik, mecburen iki taksi ile Atatürk Havalimanı dış hatlar terminaline gittik.


 1. GÜN (24 Şubat 2011)   İSTANBUL - RIO DE JANEIRO

Daha evvel de belirttiğim gibi sabah 3:45 te alanda rehberimiz ve tura katılan diğer grupla buluştuk. Madrid uçağımız saat 6:55 de olmasına rağmen neden bu kadar erken çağırdığını kimse anlayamadı, herkes bir saati aşkın süre bankonun önünde check-in başlaması için ayakta dikildi durdu. Bu arada herkes birbirini süzüp uzaktan tanımaya çalışıyordu, yani bu aile benim kafa yapıma uyar mı uymaz mı herkes onu tartıyor.

Nihayet check-in işlemi başladı, bize sıra geldiğinde herkes gibi bavulları Rio’da teslim alacak şekilde verdik. Bu tür aktarmalı uçuşlarda en çok korktuğum şey bavulumun kaybolmasıdır. Direk uçuş olduğunda kaybolma işlemi daha nadir olur ancak arada bir transfer noktası varsa kaybolma veya bavulun transfer noktasından başka bir uçağa yüklenmesi olası olduğundan bende huzursuzluk yaratır.

Check-in işlemini yapan genç bir arkadaştı, işlem sırasında sohbet ederken “Keşke bende gelebilsem sizinle” dedi, bende “Buyrun gelin bizim orta koltuk boş” dedim, numaraları bakınca kendisi de farketti. Ben de bazen böyle ayırttğımı, şans eseri ortamızın boş kalabildiğini söyledim. O zaman bugün şanslı gününüz olsun dedi ve uçak boş olduğundan aramızı bloke ederek boş bıraktı.

Check-in işleminden sonra Wings Kredi Kartının salonuna gidip, kahvaltılık bir şeyler atıştırdık, bu sırada tura katılan Sert (Şahtekin-İbrahim Sert) ailesi ile karşılaştık ve tanıştık. Daha sonra bu aile ve Kahraman (Fatoş-Aydın Kahraman) ailesi ile çok samimi olduk ve yedi kişilik bir grup oluşturduk. Tura katılan kişi sayısı 24 idi.

Alandaki kitapevinden yeni gelmiş gazetelerden aldık, ve uçağın kalkacağı kapıya yönlendik. Güvenlik kontrolundan geçtikten sonra, uçağın kalkışını beklerken, boyunlarında birer kimlik asılı kalabalık bir erkek grubu gürültülü bir şekilde güvenliği geçti. Kendi kendime kim bunlar diye düşünürken, bir tanesi yakınımıza geldi ve kimliğin üzerinde Brezilya – Arjantin ve kişinin adını yazdığını gördüm. Demek ki bunlar da bizimle beraber Rio’ya kadar gelecekti. Böyle düşünmekle ne kadar hata ettiğimi ilerki günlerde anladım, maalesef bu grupla Arjantin de bile defalarca karşılaştık.

IB3763 seferiyle Madrit’e uçmak üzere uçağa bindik, yerimiz de güzeldi, aramızda boştu, bir güzel yayıldık, derken kahvaltı servisi geldi, nefis bir çırpılmış yumurta vardı, içerisine biraz da kaşar peynir konulmuş, tadı daha mükemmel olmuştu. Kahvaltımızı da bitirdikten sonra Füsun uyuklamaya başladı, bende gazeteleri okudum, hava açıktı aşağıyı seyrettim. Uçak öngörülen süreden 35 dakika önce Madrit’e indi. Normalde Madrit’te, Rio uçağına kadar 1 saat 50 dakika vaktimiz vardı, uçak erken gelince bu süre 2 saat 15 dakikaya uzamış oldu. Bizde bu süreç zarfında Madrit havalimanının dükkanlarını gezdik, freeshop fiyatlarını kontrol ettik, Füsun hazır numaralı yakın gözlüklerinden bir tane aldı, biraz birşeyler yedik içtik ve uzun sürecek olan ikinci etap için uçağın kapısına gittik.

IB6025 sefer sayılı Rio uçağı saat 12:00 de kalktı. Programa göre 10.5 saatlik bir uçuşumuz olacaktı. Uçakta daha evvel gördüğümüz grubun birkaç üyesi önümüzdeki koltuklardaydı. Kendilerine siz nerden katılıyorsunuz, ne amaçla seyahat ediyorsunuz diye sordum. Sakarya Ticaret Borsası veya Odası gbi birşey dediler ve yarı iş yarı turistik bir geziymiş. İçlerinden bir tanesinin kıyafetini izninizle burada anlatmak istiyorum. Ayağında Adidas eşofman, üzerinde polo t-shirt, onun da üzerinde takım elbise ceketi, ayağında ise çoraplarının üzerine giyilmiş banyo terliği. Neyse ki parmak arası giymemişti. Bu kıyafete baktıktan sonra Avrupalıların bizi neden AB ye almadıkları bence son derece açık. İlerleyen günlerde Aydın Bey bunlara TV dizisinden esinlenerek “Sakarya-Fırat” adını taktı.

Bu ekip bütün uçuş boyunca sürekli içti ve hostesleri sürekli rahatsız etti. Böyle uzun uçuşlarda rutin servis dışında hostesler pek servis yapmıyorlar, ancak bir isteğiniz olursa kendiniz servis alanına gidip hostesten alıyorsunuz. Bizim koltuklar bu alana çok yakın olduğundan devamlı Sakarya grubunun bu bölgeye ziyaretlerini izledik. Hem hareket etmiş olmak hem de kan dolaşımını sağlamak amacıyla zaman zaman bizde uçağın koridorlarında turladık, servis alanını ziyaret ettik.

Uçak Airbus’ın 340 modeli olmasına rağmen, THY ile kıyaslanamaz bile. Bizdeki her koltuktaki ekran ve müzik düzeni Iberia uçaklarında yok, onlar biraz geride kalmışlar, uçağın orta bölümünün üstüne belirli aralıklarla asılmış ekranlar var, film orada oynuyor ve herkes dağıtılan kulaklıklarla aynı filmi seyretmek zorunda. Ben film yerine devamlı gündüz uçulduğu için dışarıyı seyrettim.

Madrit’ten kalktıktan sonra haritada Rio istikametine düz bir çizgi çekerseniz uçağın rotası aynen öyleydi. Kalkıştan yarım saat sonra uçağın sağ tarafında bütün kafalar aşağıya bakıyordu, meğer Cebelitarık Boğazının üzerinden geçiyormuşuz. Ben daha sonra hep denizde gideceğimizi tahmin ediyordum ama tekrar kara üzerine döndü. Ekranlarda dünya haritasını gösterdiğinde Afrika kıtasının sol tarafındaki şişmanca bölgenin üzerinden gittiğimiz anladık. Aşağıya baktığımda ise kahverengi topraktan başka hiçbir şey yoktu, sadece arada çöllerde rüzgarla oluşan kumul tepelerinin görüntüleri vardı. Büyük sahra’nın üzerinden geçiyormuşuz. Hemen fotoğraf çekmeye kalktım ancak güneş bizim taraftan geldiği için renk tonları bozuk çıktı.

                    Büyük Sahra Uçaktan Görünüm

Büyük Sahrayı’da geçtikten sonra Atlas Okyanusu üzerine çıktık, artık bundan sonra Rio’ya kadar hep deniz üzerinden uçacaktık. Hostesler, bütün pencerelerin storlarını kapattı, ışıkları söndürdü, herkes uyku moduna geçti. Ben uçakta uyuyamadığım için gazeteleri okudum, bilmece çözdüm, Sakarya grubunu gözlemledim, yazacağım anılar için notlar tuttum, vakit öldürmeye çalıştım.

 Uçakta Hande ve ben

Yerel saatle 19:00 gibi Rio’ya indik. Türkiye ile arasında 5 saat fark olduğunu söylediler, herkes saatlerini yeni saate göre ayarladı. Hemen Ankara’yı aradım, gecenin 12 si olmasına rağmen vardığımızı haber verdim, pasaport kontrolundan geçtik ve bavulları beklemeye başladık. Korktuğumuz başımıza gelmedi, hepimizin bavulları Rio’ya ulaşmıştı. Biraz dolar bozdurup Real sahibi olduk ve bizi otelimize götürecek otobüse bindik. Otobüs yolculuğu süresince rehberimiz Brezilya ve Rio hakkında bilgiler verdi.

Brezilya yüzölçümü olarak Türkiye’nin 12 katı büyüklüğe sahip, buna karşılık nüfusu ise 172 milyon, yani Türkiye’nin iki mislinden biraz fazla. Kullanılan para birimi Real, gitmeden incelediğimde 1 Real = 0.95 TL idi. Yani neredeyse bizim paramıza denk. Bu nedenle fiyat karşılaştırmaları çok kolaylıkla yapılıyordu. Ülkede kullanılan resmi dil Portekizce. Bayraklarında bulunan sarı renk ülkede çıkartılan altını, mavi renk denizi, yeşil renk ise ormanlarını simgelermiş. Breziya dünyanın 8. büyük ekonomisine sahipmiş. Volkswagen ve Fiat’ın fabrikalarının da bulunduğu bu ülke savunma sanayiinde de baya ileri, uçak gemisi bile var. Soya fasülyesi, kahve, et ve petrol başlıca ihraç ürünleri. Ayrıca Brezilya dünyadaki en büyük mücevher madenlerinden birine sahipmiş. Rio De Janerio ise 10 milyonu geçen nüfusuyla(çevresi dahil) , Sao Paolo dan sonra ülkenin en kalabalık ikinci şehri.

Otelimiz meşhur Copacabana plajı üzerinde dört yıldızlı Windsor Excelcior. Bavullarımız hemen görevli çocuklar tarafından alındı, bizleri en üst kata kokteyl içmeye davet ettiler. Otelin en üst katına çıktığımızda terastan bakınca bütün Copacabana plajı ayağınızın altında. Hemen bir iki resim çektik, bu arada “Hoşgeldiniz” kokteylleri dağıtıldı. Dağıtılan kokteyl Breziya’nın en meşhur içkisi olan Caiprinha. Cachassa isimli içki ve limon parçalarıyla hazırlanan şekerli bir içki. İçerken limonata gibi tadıyla çok keyif veriyor, ancak belli bir miktarı aşarsanız oturduğunuz yerden kalkamayabilirsiniz. İstenirse aynı içki votka veya rom ile de yapılabiliyor.

                                    Otelin terasında. Yüzlerden seyahat yorgunluğu anlaşılıyor.

Bu toplantı sırasında herkesin oda anahtarları dağıtıldı, ertesi günkü tur programı hakkında bilgi verildi, kimlerin katılacağı saptandı ve ertesi sabah buluşmak üzere herkes dağıldı.

Odamıza gittiğimizde bavullarımız gelmişti, hemen üstümüzü değiştik, Füsun dinleneceğini söyledi, biz Hande ile kendimiz Copacabana’nın kucağına attık. Gruptan birkaç kişi daha yürüyüş yapmaya niyetlenmiş, beraberce çıktık, birisi ben çok iyi sporcuyumdur, hızlı yürürsem kusura bakmayın dedi, beraberce yürümeye başladık, sonra o arkadaşı kaybettik. Meğer ayağını sokmak için deniz kenarına kadar inmiş, kırılan bir dalga da onu sırılsıklam etmiş, mecburen sporcu arkadaş otele dönmüş. Hande, ben ve Sert ailesi (Şahtekin Hanım ve İbrahim Bey) beraberce kumsalın başlangıç noktasına kadar yürüdük ve geri döndük. Yerel saatle 11 civarı yaptığımız bu yürüyüş sırasında gördük ki bu ülkede herkes saat mefhumu olmadan, hava sıcaklığına ve neme bakmadan spor yapıyor. Hava sıcaklığı gece 23 derece gösteriyordu ama nem ile onu gece bile 35 hissediyorsunuz

Burada biraz da Copacabana’dan bahsedeyim. Bu plaj ile Ipenama plajları Rio’nun en meşhur iki plajı, Copacabana daha halk plajı türünde, Ipenama ise daha sosyetik bir plaj. Plaj yaklaşık 6.5 – 7 km uzunluğunda, kumsal bölümünün denizle cadde arası nerden bakarsanız bakın 100-130 metre arası. Bu kumluğun caddeye yakın bölümünde birbirini takip eden voleybol sahaları, futbol sahaları dolu, bunları aştıktan sonra bir meyille deniz kenarına iniliyor, ve meşhur dalgalar ancak öyle görünüyor. Bu dalgalar kıyıyı oya oya demin bahsettiğim meyilli alanı oluşturmuşlar. Gecenin o saatinde bile gençler futbol oynuyor, plaj voleybolu sahasında ikişer kişilik takımlarla ayak voleybolu oynuyorlar. Ayrıca caddenin yanında kumsala paralel tek şeritlik bir yol mevcut, bu yol bisiklete binmek, kaykay yapmak, yürümek ve koşmak için kullanılıyor.
Bizde biraz dolaşıp Rio havasını soluyup, birkaç fotoğraf çekiminden sonra otele döndük ve ertesi güne hazır olmak için uyuduk. Sert ailesi ile ilk dostluk bağlarımız bu gezide oluştu. Onlar gezinin Peru ayağına da katılacaklarmış, bizim gelmeyeceğimiz duyunca üzüldüler.

     İki bina yanımızdaki Copacabana Palace. Bütün ünlüler bu otelde konaklarmış.

    Gece Copacabana Sokakları
    Kumdan yapılmış sanat eserleri. Fotoğraf çekip para vermedik diye adam bize kızdı.

Bu yürüyüş sırasında sandaletlerin içine giren kumlar nedeniyle ayaklarımın altı su topladı, ayrıca ayağımın üstünü ve yüzümü ısıran bir böcek nedeniyle ayağımın üstünü kaşıyıp yara yaptım ama neyse ki yüzümü çok kaşımadım. Ancak yüzümde de 4 tane arka arkaya sivrisinek ısırığı gibi şişlikler oluştu. Su toplayan yerleri patlattım ve büyük yara bantlarından yapıştırdım, ilerleyen günlerde rahat edeceğimi umuyorum.


2. GÜN  (25 Şubat 2011)   RIO DE JANEIRO

Rehber saat 8:00 de başlayacak tur için sabah 6.30 a uyandırma yazdırmış. Havaalanına da 3 saat erken çağırmıştı, son derece garantici bir kişilik. Biz uyandırmaya aldırmayıp biraz daha kestirdik, daha sonra kahvaltıya indik. Otelin kahvaltı salonunda saat erken olduğu için bizim gruptan başka hemen hemen kimse yok. Herkesle günaydınlaşıp kahvaltımız aldık. Kahvaltı oldukça başarılı, çırpılmış yumurtadan tutun jambona ve somon fümeye kadar herşey var. Yandaki masada ise meyva sergisi duruyor. Meyvaların manzarasının güzelliği anlatılamaz, Şubat ayında karpuz yedik son derece tatlı ve lezzetliydi. Ben de favori meyvam olan anansı ihmal etmedim. Bu güzel kahvaltının yanında Brezilya’da olunca tabi ki kahve iyi gidiyor. Adamların kahveleri bizdeki ve Avrupa’daki kahvelerden daha sert ama çok lezzetli, biraz fazla tatlandırıcı koyarak sertlik sorununu da çözdük.

Kahvaltıdan sonra otobüse bindik ve gruptaki diğer kişileri yeni yeni tanımaya başladık, daha evvel de sözünü ettiğim Kahraman ailesi ile tanıştık, Füsun ile Fatoş Hanım hemen kaynaştılar, hatta günün ilerleyen saatlerinde birbirlerine isimleriyle hitap etmeye başlamışlardı. Turdaki diğer katılımcılar oldukça ilginç kişiliklerden oluşuyordu, turun ilerleyen günlerinde hepsini daha yakından tanımak ve hepsine birer lakap takma şansımız oldu. Yedi kişiden oluşan bizim çete, diğer grupların davranışları ve tutumlarıyla çok eğlendik. Bizim grubumuzu oluşturan dostlarımıza da bu dökümanda yer vermeden geçemeyeceğim.

 
    Şahtekin – İbrahim Sert

 
    Fatoş – Aydın Kahraman

Her turda mutlaka aykırı davranan, uyumsuz olan bir iki kişi çıkar ancak bu turda herkes (bizim grup hariç) ayrı telden çalıyordu. Kısaca sizlere diğer katılımcıları tanıtayım.

Üç tane erkek arkadaş, eşlerini Türkiye’de bırakarak bu tura katılmışlar, hiçbiri yabancı dil bilmiyor, en ufak bir sorunda ve konuşma gereksiniminde bizlerden yardım istiyorlar. Bunlara diğer Sakarya grubundan ilham alarak “Yerli Sakarya” adını taktık.

Daha önce Aydın Beylerle bir başka gezide tanışan beş bayan arkadaşta bir başka grup oluşturuyordu. Bunlar da Balkan ülkelerinden Türkiye’ye göçmüşler, biri Çanakkale’de anestezist doktor, diğerleri İstanbul da oturuyor. Birkaçı kocasından ayrılmış, bazıları hiç evlenmemiş, yani anlayacağınız beş bekar bayan. Hande bunlara televizyon dizisi Sex And The City’nin Türkiye versiyonu adını taktı.

Tura tek başına katılan, bir erkek daha vardı. Biraz fazlaca kibar, giyim kuşamı biraz daha feminen görünümlü. Ben ona Zeki Müren dedim, ancak daha sonra kızlarla baya sıkı fıkı oldu, onlara bol bol şarap ısmarladı, Aydın Bey bana bundan Zeki Müren olmaz, olsa olsa “Meşrutiyet Zamparası” olur dedi, adamın lakabı öyle kaldı.

Yazımın başında sporcu olduğunu iddia eden bir bayandan bahsetmiştim, o da geziye annesi ile birlikte katılmış, eczacı imiş. Bunların en büyük merakı ise otobüslerde hep en öne oturmak, yapılacak işlerde hep onların işinin önce yapılmasını istemek, kısaca hep önde olmak istiyorlar. Yine Aydın Bey bunlara “Analı Kızlı Knorr Çorba” adını taktı. Böyle bir çorba adı varmış bende bu gezide öğrendim.

Aile dostu olarak geziye beraberce katılmış iki çift daha vardı, bunların en büyük merakı ise her yeri kameraya almak, bu amaç uğruna herşeyi yapıyorlardı. Mesela bir show seyrederken adam sizin önünüzde ayağa kalkıp kameraya çekmeye başlıyor, sen arkada görebiliyormusun, ne haldesin aldırdığı yok. Bunlarda Sert Ailesi ile birlikte Peru ayağına katılacaklar. Zaten toplam Peru ziyaretçileri 7 kişi. Bunlara “Daltonlar” adını verdik.

Son olarak bütün gezi boyunca seslerini pek duymadığımız bir karı kocadan bahsetmek istiyorum. “Günaydın” kelimesi bile ağızlarından zorlukla çıkan bu çifti birbirleriyle konuşurken bile zor gördük. Kimseyle samimi olmadılar, yakınlık kurmadılar, kendi başlarına takıldılar. Füsun bunlara “Zombiler” adını verdi. Kısaca herkesten bahsettik, benim merak ettiğim ise acaba diğer katılımcılar bizim için neler söylüyorlardı????

Gelelim gezinin ikinci gününe. İlk durağımız Rio’yu panoramik olarak seyeredebileceğimiz Urca ve Sugar Loaf tepeleri. Bu tepelere iki aşamalı teleferik ile çıkılıyor. Önce Rio’da bulunan Urca kasabasına gidiyoruz. Burada 224 metre yüksekliğindeki Urca tepesine çıkacak teleferik istasyonu mevcut.


    General Tiburcio Meydanından Teleferik İstasyonu


Meydandan Urca tepesi görünümü ve sağ kısımda da Urca’dan çıkılan Sugar Loaf tepesi

Teleferikte sıramızın gelmesini bekliyoruz ve yaklaşık 500 metre sürecek yolculuğumuz başlıyor, manzara süper, orta noktada karşıdan gelen diğer kabinle karşılaşıyoruz ve Urca tepesine ulaşıyoruz. Rehberimiz burada 10 dakika kalacağımızı ve diğer tepeye çıkmamız gerektiğini söylüyor. Biraz fotoğraf çekiyoruz, bu tepeden görünümler aşağıda:

Urca tepesinden Flamengo Plajı


 Urca Tepesinden Botofago Plajı


Urca Tepesinden Sugar Loaf görünümü

İkinci aşama teleferiğe de binerek bu sefer 395 metre yükseklikteki Sugar Loaf tepesine çıktık. Çıkar çıkmaz, aşağıdaki manzaranın yetersiz olduğunu anlıyorsunuz ve kendinizi muhteşem görüntülere bırakıyorsunuz. Buradan otelimizin bulunduğu Copacabana plajı da gayet net bir şekilde görülüyor.


Sugar Loaf’tan Urca manzarası


Sugar Loaf’tan Corcovado tepesi ve İsa Heykeli


Sugar Loaf’tan iki plaj görünümü. Arkadaki Copacabana plajı.


Sugar Loaf Copacabana manzarası

Copacabana plajının hemen arkasında bulunan ancak resimde görülmeyen yer ise daha sosyetik olan Ipenama plajı. Copacabana ve Ipenama plajları Atlas Okyanusuna açık oldukları ve kendi kendine temizlendiklerinden denize girilmeye müsait plajlar, ancak Guanabara körfezinde yer alan Botofago ve Flamengo plajlarında kirlilik nedeniyle yüzme olanağı kalmamış.

Bu noktada sizlerle aklıma gelen bir konuyu paylaşmak isterim. İstanbul için yedi tepeli kent deyimini çok sık duyarız, ancak bugüne kadar hiçbir yöneticinin aklına bu tepelerden iki üç tanesini böyle turistik bir alana çevirelim, muhteşem boğaz ve İstanbul manzaralarını turistlere sunalım fikri gelmemiş. Eyüp’te Piyer Loti’ye çıkan dandik bir teleferik var ama bu teleferiği yılda kaç turistin kullandığına bakmak lazım. Ayrıca Piyer Loti’den gördüğünüz ise çöplük ve mezarlık manzarası. Rio’ya gelen turistlerin %95 i hem anlatmakta olduğum Sugar Loaf tepesine hem de Corcovado tepesine çıkmakta, ayrıca bu iş için ciddi paralar ödemekte, üç tepeyi birden ziyaret etmek neresinden bakarsanız kişi başı 40-50 dolar civarında bir harcama gerektiriyor, böyle bir olanağın İstanbul’da olmasını düşünebiliyormusunuz…Biz ise güvenlik tedbiri alamadığımızdan en kolay yolu seçerek Boğaziçi ve Fatih Sultan Mehmet köprülerinin üzerinde yürümeyi bile yasaklamışız.

Sugar Loaf tepesinde Copacabana plajını gördüğünüz istikametin tam tersine baktığınızda karşınıza bir havaalanı ve arkasında uzun bir köprü manzarası çıkıyor. Bu havaalanı günümüzde sadece Sao Paolo’ya uçuşların yapıldığı Santos Dumont. Arkasında görünen ise 14 kilometre uzunluğuyla dünyanın ikinci en uzun köprüsü Ponte Pres. Tam manzarayı seyrederken bir uçak kalkış yaptı, bende bu sahneyi kaçırmadım. Hem uçağı hem de köprüyü aynı karede yakaladım.


 Ponte Pres Köprüsü ve Santos Dumont Havaalanı


 Sugar Loaf’tan bir başka manzara


 Sugar Loaf’tan bir başka manzara

Sugar Loaf’taki bir başka enteresan görüntü ise ufak sevimli maymunlar. Insana o kadar alışmışlarki yemek için hemen yaltaklanıyorlar, ancak dükkan sahipleri lütfen yiyecek vermeyin sonra başa çıkamıyoruz diye turistleri uyarıyorlar.


Urca tepesine geri indiğimizde orada eski teleferik kabinlerinin de sergilendiğini gördüm ve hemen fotoğrafladım.

 

Yerel rehberimizden havanın birkaç saat içerisinde bozabileceği uyarısını alan rehberimiz Onur Bey programda değişiklik yapıp hemen Corcovado’ya çıkmamızı önerdi, böylece hava açıkken Rio’nun üçüncü tepesinden de manzara seyredebilecektik. Corcovado tren istasyonuna geldik ki ortalık ana baba günü, tüm turistler yukarı çıkmak için bekliyor. Bizden gayri tüm ülkeler ellerindeki değerleri gayet güzel pazarlayabiliyorlar.

Corcovado (Kambur) tepesine, Tijuca parkı içindeki trenle 25 dakikada çıkılabiliyor, 710 metre yüksekliğindeki bu tepeye çıktığınızda, karşınıza 38 metre yüksekliğindeki, 1200 ton ağırlığındaki 1931 yılında ziyarete açılan “Kurtarıcı İsa Heykeli” çıkıyor. Heykelin sadece kafa kısmı 450 ton geliyormuş. Heykelin inşası sırasında beş yıl süresince trenlerle yukarıya malzeme taşınmış. 2007 de yapılan yeni değerlendirmede dünyanın yedi harikasından biri arasına seçilmiş olan bu heykele yılda bir milyon civarı ziyaretçi geliyormuş.



Trenden indikten sonra heykelin bulunduğu terasa ister asansörle isterseniz yan tarafta bulunan merdivenleri tırmanarak çıkıyorsunuz. Heykelin bulunduğu mekan, tren istasyonundan daha da kalabalık, insanlar güzel bir resim çekebilmek için üstüsteler. Bizde çeşitli yerlerden Rio manzaraları çektik ve fırsat bulup heykelin önünde de ailecek bir resim çektirebildik. Diğer fotoğraf çektirenlerin katılımıyla bu resim için bizim aile biraz genişledi.
 
Zaman zaman hava bulutlanıyor ve sonra tekrar açıyor, bulut geldiğinde aşağıyı görmek imkansız, bazen de İsa’yı kapatan puslu alanlar oluşuyor.






Burada isterseniz helikopter turlarına katılarak da gelip heykeli izleme şansınız var. Heykelin dört bir tarafını dolaşıp çeşitli manzara resimleri çektikten sonra rehberimiz aşağı inmeden oradaki kafelerden birşeyler atıştırmamızı ve öğlen yemeğini bu şekilde geçiştirmemizi söyledi. Empedana denilen bizdeki çiğ börek benzeri yiyeceklerinden yiyip tekrar trenle aşağıya indik. Şimdi size dört bir yandan Corcovado manzaraları:


Ponte Pres köprüsü


 Corcovado’dan Sugar Loaf ve Urca tepeleri



Corcovado’dan hipodrom ve arkası Copacabana



Yine 25 dakikalık tren yolculuğunu takiben Corcovado istasyonuna indik, otobüsümüzle şehir turuna başladık. İlk gittiğimiz yer 200.000 kişilik dünyanın en büyük stadyumu olan Maracana. 1950 yılında Brezilya’nın ev sahipliği yaptığı Dünya Kupası için inşa edilmiş ancak  final maçında Uruguay Breziya’yı 2-1 yenerek kupayı almış.

Daha sonra FİFA yönetmelikleri gereği kapasitesi 95.000 kişiye düşürülmüş ve Botofago takımına ev sahipliği yapmaktayken 2014 Dünya Kupasına hazırlanmak için tadilata alınmış. Bu stadın 2014’e hazırlanması yaklaşık 400 miyon dolara mal olacakmış.

Tadilat nedeniyle stadı gezemedik, sadece dışardan bakınmakla yetindik. Stadın önünde Brezilya milli takımının efsanevi kaptanı Bellini’nin bir heykeli yapılmış onu fotoğrafladık. Stadın arka tarafında ise meşhur futbolcuların beton üzerinde ayak izleri varmış, onları da stad alanına giremediğimiz için göremedik.

Ben burada size Corcovado tepesinden zumlayarak çektiğim Maracana stadının ve Bellini’nin heykelinin resimlerini yayınlayayım.


                               Maracana Stadyumu


  Bellini’nin heykeli

Maracana stadyumundan ayrıldıktan sonra şehir caddelerinde biraz dolaştık ve ilginç mimariye sahip bir binanın önünde durduk. Bu bina meğerse Rio De Janerio başpiskoposluğunun merkezi olan katedralmiş.

Koni biçimindeki yapının dıştan yüksekliği 96 metre, iç taraftan tavana kadar olan yüksekliği ise 75 metredir. Katedralin içinde yerden tavana doğru herbiri 65 metre olan 4 tane vitray çalışması bulunmaktaymış.


  Katedralin içi


  Tavana uzanan vitraylar

Katedralin giriş kapısı ve dış görünümü

Katedral gezisini takiben Brezilya’lılar için çok önemli bir yere hareket ettik. Rio’nun en önemli kültürel olayı Şubat veya Mart aylarında düzenlenen karnavaldır. Bu karnavalın tarihi her yıl paskalya tatilinin tarihine göre değişiyormuş.. Bu karnavalda her biri 3000 öğrenciye sahip, 14 birinci lig samba okulu 800 metrelik bir alanda geçiş yapar. Bu geçiş iki güne yayılır, yedi okul bir gün, diğer yedisi ikinci gün geçiş yapar. Bir okulun geçişi yaklaşık 70-80 dakika sürdüğünden, geçişler sabaha kadar sürebilir. Her okul bir konu seçer ve kostümleri, müzikleri, dekorları ve danslarıyla seçtikleri konuyu canlandırırlar.

Jüri değerlendirmesi sonucu birinci seçilen okul 500.000 dolar değerindeki ödülün sahibi olur, ancak para ödülünden ziyade birinci olmanın prestiji daha çekicidir.

Ben bugüne kadar bu gösterilerin Copacabana veya buna benzer geniş caddelerde yapıldığını zannederdim, meğerse bu geçiş için inşa edilmiş Sambadrome adı verilen 800 metrelik iki yanında tribünler bulunan bir yer varmış. Bu tribünlerde oturup geçişleri seyretmenin bedeli ise 500 dolardan başlayıp, özel localar için 15-20 bin dolara kadar çıkıyormuş. Biz gittiğimizde daha karnaval başlamamıştı ve hazırlıklar yapılıyordu. İşte size meşhur Sambadrome.


 Sambadrome

Daha sonra Copacabana ve Ipenama plajlarının yanından otobüsümüzle etrafı seyrede seyrede geçip, Brezilya’da her köşebaşında, her otelin içinde dükkanı olan meşhur Stern mücevhercisinin merkezine geldik. Burası Rio’nun Leblon semtinde, rehberimizin dediğine göre Leblon Rio’nun Nişantaşı imiş. Burada önce kulaklıkları takıp çeşitli ekranların önünde taşların değerli hale nasıl dönüştüğünü izliyorsunuz, sonra da kendinizi taşlara bakmak için yetenekli satıcıların kollarına bırakıyorsunuz.

Biz erkek takımı çok acıkmıştık, Hande hariç hanımların hepsi taşlara bakarken biz ikram edilen sandviçleri götürüp, kahve ve meyva sularını yudumladık. Füsun daha buradan gitmeden almayı kafasına koyduğu takıların arasına daldı ve sonunda Aqua Marine taşından yapılmış bir kolye ve yüzüğe kavuştu. Böylece bütün grubun onurunu da kurtardı. Stern mağazasının girişindeki karnaval kıyafetli manken bana taşlardan daha ilginç geldi.



Stern mağazasından sonra yine plajları gezerek otele döndük. Bu arada 1909 yılından beri faal olan ve 1700 kişilik  tiyatro binasının önünde fotğraf molası verdik. Rio sokaklarından birkaç enstantane :


 Sokak Cafeleri


   Ipenama Plajı


  Ipenama Plajı


  Tiyatro Municipal

Mücevher mağazasından döndükten sonra, Hande ile otelin arka caddelerini gezdik, sonra kıyıdaki büfelerden birine oturduk, bira içtik.

Akşam Plataforma isimli mekandaki samba showa gidilecek. Show öncesi aynı mekanın alt katında yemek yenileceğinden vakitlice çıktık, daha önceden tur tarafından belirlenmiş et salata ve tatlıdan oluşan yemeğimizi yedik, Hande ile bir şişe Şili şarabını paylaşıp bitirdikten sonra üst kata show salonuna çıktık. Birde ne görelim, bizim uçakta beraber olduğumuz Sakarya-Fırat grubunun elemanları da orada kızlarla fotoğraf çektiriyorlar.

Salondaki sambacı kızların hepsinin boyu benden uzundu, sonradan anladık ki bunların bazıları dönme. Showun başında bir kızcağız topla gösteri yapmaya çıktı, topu sektirmeye başladı, aşağı yukarı 20 dakika o topu hiç yere düşürmeden sektirdi.


 Kızın gösterisini takiben show başladı, çeşitli danslardan oluşan bu showun arasında erkeklerin Capoeria gösterisi vardı. Capoeria Brezilya kökenli bir savunma sanatı, bunu müzikle birleştirerek akrobatik hareketlerle güzel izlenmeye değer bir gösteri sunuyorlar.  



En ilginç gösterilerden biri de ucunda kalın düğümler bulunan iki ipi sallayıp, topuklarını ve ipi müziğe uydurarak yere vuran gencin gösterisiydi. Daha sonra bir sunucu çıktı, ve o gün konuk olan ülkelerin isimlerini saydı, sıra Türkiye’ye gelince Sakarya grubu çoşkuyla alkışladı. Çoğunlukta olan ülkelerin müzikleri çalmaya başladı ve o ülkeden konukları sahneye davet eden sunucu, Türkiye içinde Üsküdara Giderken’i çaldırdı ve bizim Sakarya grubu sahnede yer aldı. Bir de baktık ki bizim 5 bayanın oluşturduğu gruptan biri de onlara katılmış göbek atıyor. O geceden sonra o kızın adı aramızda Oryantal kaldı.



   Samba Show




Satmak için getirdikleri resmi Fatoş Hanım satınaldı, bende ondan kendi kopyamı yarattım

Saat 12:00 gibi biten showdan çıkıp otele döndük ve bütün günün yorgunluğunu çıkardık.


 3. GÜN  (26 Şubat 2011)     RIO DE JANEIRO

Yine 6:30 da uyandırıldık, sabah kahvaltımızı takiben otobüsümüze bindik, bugünkü turumuz Sepetiba körfezinde tropik adalar turu. Bu tura bizim grup dışından da müşteri almışlar, bu nedenle Copacabana ve Ipenama plajlarında birkaç otele daha uğradık ve diğer katılımcıları aldık. En son olarak da şehrin biraz dışarısında kalan Sheraton oteline uğradık, bu otel Ipenama plajının bitiminde yer alıyor ve güzel bir manzaraya sahip. Otobüse binecekleri beklerken birkaç manzara resmi çektik.


Tüm yolcular tamamlandıktan sonra yola çıktık ve yaklaşık iki saatlik bir yolculuktan sonra Itacuruça (Taş Han demekmiş) ) adlı sahil kasabasına vardık. Bizim Belek’ten daha küçük bir yer, kıyıda bir sürü balıkçı teknesi ve gezi teknesi bağlı. Buradaki gezi teknelerinin yanında Bodrum’daki gulet tekneler Cruise gemisi gibi kalır. Bizleri berbat bir tekneye doldurdular, herkes balık istifi oturdu, yola çıktık. 


  Gezi teknemiz

Bol yeşillikli adaların yanından geçtik, onları uzaktan seyrettik, hakikaten yeşillikler kıyıya kadar geliyor. Adalara tropik denmesinin tek nedeni bence bu, çünkü kum deseniz yok gibi, deniz deseniz bulanık yeşil bir su, dibini görmek falan mümkün değil.





Yazlık evleri, adaların yeşilliklerini ilginç kaya oluşumlarını seyrederek, bir koya geldik. Burada denize girmek için mola verdik, Hande ve ben bu fırsattan yararlanarak denize girdik, Füsun suyun rengini beğenmediği için teknede kalmayı tercih etti, belki de doğrusunu yaptı. Su sıcaktı ama çok da fazla keyif vermedi. Sonuç olarak Rio’da denize girdiniz mi diye sorarlarsa “Girdik” cevabı verebileceğiz.



Deniz molamızdan sonra, biraz daha denizde yol alıp Pierre adasındaki, Pierre Otel isimli konaklama tesisisnin iskelesine yanaştık. Burada bizlere açık büfe yemek hazırlanmış, açık büfe deyince sakın bizim güney otellerindeki gibi bir büfe düşünmeyin, iki üç çeşit salata malzemesi, iki üç çeşit sıcak yemek, pilav ve görünümü bile birşeye benzemeyen üç tabak tatlı. Brezilya’da yemeklerde ve salatalarda kullanılan hindistan cevizi yağının ağır tadı ve kokusu maalesef bizim damak tadımıza pek uygun değil, bu nedenle bu üç gün boyunca yediğimiz yemeklerden genelde pek memnun kalmadık.

Yemekleri bitirdikten sonra deniz kenarında gölge bir ağaç altı bulduk ve kahvelerimizi içtik, orada  da bir denize girip, berbat bir tuvalette buz gibi duş aldıktan sonra dönüş için müthiş teknemize bindik. Giderken bir saat süren yol dönüşte 15 dakikada bitiverdi, meğer giderken epey yer dolaşmışız, dönüşte kestirmeden geldik.

 
    Pierre Otel

 
    Pierre Otel

Tekne dönüşünde bizi bekleyen otobüsümüzle yine iki saate yakın bir yolculuktan sonra otelimize geldik. Dönüş yolunda hemen hemen herkes uyukladı. Otele dönüş yolunda Copacabana üzerinde kurulmuş bir açık Pazar gördük. Rehberin dediğine göre bu Pazar Cumartesi ve Pazar günleri kurulurmuş ve hediyelik eşyalar için çok cazip fiyatlara sahipmiş.

Otelimizde kısa bir dinlenme ve kıyafet değişimini takiben yürüyerek pazara gittik, biraz orada alışveriş yapıp daha sonra şehir içindeki bir alışveriş merkezine geçtik.


 
 
   Sokak Pazarı

Alışveriş merkezinin içinde akşam yemeğini atıştırdıktan sonra, otelimiz civarında, Copacabana’da ailecek yürüyüş yaptık, bu arada sokak büfelerinden birine oturup, birer bira içip yorgunluk giderdik, daha sonra da otelimize dönüp bavulları hazırlayıp yattık.


 

4. GÜN  (27 Şubat 2011)      RIO DE JANEIRO - FOZ DE IGUACU

Daha önceki günlerin alışkanlığı veya hala saat farkına adapte olamamaktan  dolayı saat 6:00 da uyandım, mayomu giyip denize girmeye niyetlenerek odadan çıktım. Caddeyi geçerek hemen karşımızdaki plaja gittim, erken saat nedeniyle plajda şezlong kiralayanlardan başka kimse yoktu.

Deniz yine dalgalıydı, ben böyle büyük dalgalarla oynamayı çok severim, ancak Türkiye’de daha evvel Rio’ya gelen dostlarımızın verdiği bilgilere göre buradaki dalgalar çok kuvvetli olduğundan dip taraftan geriye çekerek insanı açığa sürüklermiş, bu nedenle plajda boş olduğu için dikkatli davranmak istedim.

Denize ayaklarımı soktuğumda çivi gibi bir suyla karşılaştım, halbuki bir gün önce yaptığımız Tropik Adalar turunda deniz suyu sıcaklığı çok güzeldi. Daha sonra öğrendiğime göre okyanusa açık bölgelerde soğuk su akıntıları yoğun olduğundan buralarda deniz diğer bölgelere oranla çok daha soğuk oluyormuş.

Hava sıcaklığı 20 dereceyi göstermesine rağmen denize girmekten vazgeçip  kumsalda yürüyüş yaptım, yürüyüş sırasında gelen dalgalardan belime kadar sırılsıklam oldum. Plajdaki çok ince kum ayakkabıyla beraber ayağımı bir hayli acıttı. Otele dönüp duş aldım, bizimkileri uyandırıp terasa çıktım. İlk geldiğimiz gün gece manzarasını çektiğim Copacabana plajını gündüz gözüyle fotoğrafladım.


 Copacabana Plajı


 Copacabana Plajı

Odaya döndükten sonra hep beraber kahvaltıya indik, kahvaltıyı takiben Füsun odaya çıktı, bizde Hande ile tekrar sahile gittik. Saat 11:00 e kadar olan boş zamanıızda sahilde yürüdük, dalgaları seyrettik, birbirimizin fotoğraflarını çektik.. Copacabana Bulvarı üç şerit gidiş, üç şerit dönüş olmak üzere 6 şeritli trafiğe sahip, Pazar günleri bu yönlerden biri trafiğe kapanıyor ve sadece yürüyüş, koşu, bisiklet yapanlara tahsis ediliyor. Böylece taşıt trafiği tek yöne ve sadece üç şeride kalıyor. Bu durumun benzerinin  İstanbul’da sahil yolunda uygulandığını düşünsenize, yayalar için müthiş olur ama İstanbul trafiği hafta içinden daha beter hale dönüşür.

Tatil günü olduğu ve sabahın daha ilerlemiş saatleri olduğundan plaj bir hayli kalabalıklaşmıştı. Gözlediğim kadarıyla kimse yüzmek amacıyla denize girmiyor ve 5-10 metreden fazla açığa gitmiyor. Bunun nedeni daha evvelde bahsettiğim gibi büyük dalgaların denize çekilirken insanları açığa sürüklemesi ve geri dönüşün çok zor olmasındanmış.







Copacapana Plajındaki dalgaların video görüntüsü aşağıda:



Sıcaktan o kadar bunaldık ki otele döndüğümüzde yola çıkmamıza 20 dakika olmasına rağmen hem Hande hem ben yeniden duş almak zorunda kaldık, üzerimizdeki t-shirtler sırılsıklamdı, mecburen bavulları açıp kıyafet  değiştik.

Saat 11:00 de otelin önünden havaalanına doğru yola çıktık. Plajları son defa otobüsten seyrederek havaalanına ulaştık, uçağımız saat 13:30 da Gol Havayollarına ait Boeing 737 idi. Rötarsız ve olaysız bir seyahatten sonra 15:30 da Iguacu’ya indik.

Iguacu hem Arjantin hem de Brezilya toprakları üzerinde yer alan bir şehir. Bu şehrin Brezilya tarafına Foz De Iguacu deniyor.


Bagajlarımızı teslim alıp bizi bekleyen otobüsümüzle otelimize transfer olurken yol üzerindeki hediyelik eşya mağazasında mola verdik. Ben hayatımda bu kadar büyük bir hediyelik eşya mağazasını bir de Güney Afrika’da görmüştüm ama o bundan daha küçüktü. Bu mağazada mücevherden, antrasit taşından yapılmış heykellere, DVD den tutun çatal bıçak takımlarına kadar ne ararsanız mevcut. Seyahate gittiğinizde yakınlarınıza alınacak hediyeler için bu tür mağazalar ideal oluyor, herkes bol bol alışveriş yaptı. Türk kafilesi olarak mağazaya yüklü bir meblağ ve dolayısıyla rehberimize de belli oranda komisyonu bırakıp otelimize doğru yola çıktık. 


 Bu görünen antrasit taşların fiyatları bizim paramızla 15.000 -20.000  Tl arasında değişiyor.

Iguacu’da konaklayacağımız otelin adı Bourbon Hotel. Otele geldiğimizde çok şık ve şirin bir mekanla karşılaştık. Otelin detaylarını size 5. günü anlatırken vereceğim.

Odaların dağılımından sonra hemen mayolarımızı girip havuz başına indik. Tesadüfe bakın ki daha önceki günleri anlatırken bahsettiğim Sakaya – Fırat grubu da aynı oteldeydi. Havuz başında biraz güneşlenip, ıslandıktan sonra akşam yemeğine hazırlanmak amacıyla odalara döndük.


Akşam yemeği öncesi lobide bir sonraki günün programı duyuruldu, sabahleyin Paraguay sınırları içindeki Del Este şehrine ekstra tur düzenlenecekmiş. Şehir 15 dakikalık mesafede ancak gümrük işlemleri nedeniyle varış biraz daha uzun sürüyor. Bu şehrin özelliği ucuz elektronik ve parfüm alışverişi yapılabiliyormuş. Biz Aydın Beylerle beraber gitmemeye, havuz başında ve otelde vakit geçirmeye karar verdik. Tur fiyatı adam başı 80 dolar. Üç kişi katıldığımızda 240 dolar ödeyeceğimize, aynı parayla free shoptan 2-3 parfüm zaten alabileceğimizi düşündük. Öğleden sonra ise bu şehre gelmenin asıl amacı olan Iguacu Şelalelerini ve parkını gezeceğiz.

Akşam yemeğine rehberimizin önerileri doğrultusunda şehir merkezindeki “Karides Cumhuriyeti” isimli restorana gittik. Restoranda ana dillerinden başka bir dili bilen veya en basitinden anlayan tek bir kişi bile yok. Üstüne üstlük menülerin hepsi Portekizce. Rehberimizin tercümanlığı aracılığıyla yemekleri sipariş ettik, şarabımızı söyledik. Tahmin edersiniz ki yemeklerin çoğu yanlış geldi, hesaplarda karışıklıklar oldu fakat içtiğimiz Arjantin şarabı hakikaten muhteşemdi.

Gecenin en kötü tarafı ise Sakarya-Fırat grubundan 6-7 kişinin de aynı lokantada bulunmasıydı, şarabı biraz fazla kaçırıp lokantada Türk Sanat Müziği ve Halk Müziği derlemeleri ise gecenin üzerine tuz biber ekti.


Yemek sonrası hanımlar lokantanın bahçesinde hem sohbet edip hem de sigaralarını tüttürdüler, erkekler ise kah onlara katıldık, kah kendi aramızda sohbet edip gecenin ve yemeklerin kötülüğü üzerine tartıştık. Gece 12:00 civarı otelimize dönüp yatttık.