7 Nisan 2014 Pazartesi

2014 Mart Güney Afrika Seyahati 3. Bölüm



13 Mart 2014 Perşembe




Bugünkü programımız da Ümit Burnu gezisi var. Ümit Burnu’nun Cape Town’a uzaklığı 65 km. Ancak arada Hout Bay’de mola verip fok adasına giden teknelerle ufak bir gezi yapacağız. Daha sonra Ümit Burnu’na geçeceğiz, orada öğle yemeğini de yiyerek, dönüş yolunda Boulder’s a uğrayıp şirin penguenleri ziyaret edeceğiz.

Otobüsümüz 8:30 da hareket edeceğinden erken kalkıp kahvaltımızı yaptık.

Yolda okyanus kıyısında çok güzel manzaralar eşliğinde Hout Bay’e vardık. Teknemizin hareket saatine vakit olduğundan kıyıdaki açık pazarda alışveriş yaptık ve tekne saatinden 10 dakika önce güzel bir yere konuşlanmak amacıyla teknemize gittik.

Herşeyden önce burada Cape Town’un güneyini gösteren minik bir harita paylaşmak istiyorum. Bunun önderliğinde anlattığım yerler ve olaylar daha anlaşılır olabilecek.


Ümit Burnu’nun Afrika’nın en güney ucu olduğu konusunda bir yanlış söylem mevcuttur. Atlantic ve Hint okyanuslarını birleştiren nokta, Ümit burnundan 150 kilometre daha güney doğuda olan Cape Agulhas dır.

Yukarıki haritada gördüğünüz False Bay ( Sahte Körfez ) ilginç bir hikaye sonuv-cu bu ismi almıştır. Fırtınalı, karanlık bir gecede Ümit Burnu’nu dönen denizciler güneyin en uç noktasını döndüklerini düşünerek kuzeye doğru dümen kırarak Afrika’nın doğu sahillerine paralel ilerlemek istemişler ancak belli bir süre sonra gemilerin çoğu ya karaya oturmuş yada kayalıklara çarparak parçalanmıştır. Bu nedenle bu körfeze “Sahte Körfez” anlamına gelen False Bay denmiştir.

Fok adasına teknelerle gidiş 20 dakika civarında sürüyor, orada da 10-15 oyalanıp, fotğraf çekimi için duruluyor ve terar geri dönüş yolculuğu başlıyor. Şimdi fok adası gezisi sırasındaki resimleri paylaşalım.



Sol Üstte okyanusta görünen yosun benzeri şeylere kelt deniyor. Bunlar denizin derinliklerine kadar uzuyor ve o bölgeyi orman haline getiriyorlar. Balinaların sevdiği besinlerden olan keltler en çok fokların işine yarıyor, köpek balığı saldırılarından bu ormanın içine kaçarak kurtuluyorlar.




 Altı kafadarlar
 



Tekne limana geri yanaşırken aşağıda bir grup müzik yapıp dans ediyordu. Onlara bahşiş verdik, limana indiğimizde kolej arkadaşlarımızın tabiriyle Flamenko Füsun da onlarla dans etti, hatıra fotoğrafları çektirip, otobüsümüze bindik ve Ümit Burnu’na doğru yola çıktık.

Hout Bay’den güneye doğru devam eden Chapman’s Peak muhteşem manzaralarla dolu bir yol. Bu yol ücretli ve güneye doğru tek yönlü trafiğe açık. Kuzeye gelişlerde yolun darlığı nedeniyle başka bir güzergah kullanılıyor. Kayalar dikine traşlanarak yol açılmış, bazı yerlerde yarı tünel şeklinde kayaları kazıklarla desteklemişler, ve yol boyu kayalık tarafta olası taş ve kaya düşmelerini engellemek için çelik ağlar gerili. Aşağıda müzisyenleri, 6 km uzunluğundaki doğal plajı ve Chapman’s Peak yolundan örnekler görebilirsiniz.
Bu büyüklükte doğal plajlar olmasına rağmen genelde buralarda denize giren sayısı çok az, bu nedenle de bizde heryerde rastladığımız yapılaşma buralarda yok. Denize girilmemesinin iki sebebi var. Birincisi deniz soğuk su akıntısı nedeniyle 14-15 derece yani çok soğuk. İkinci nedense bu bölgelerde çok sık ratlanılan köpek balıkları.

Ümit Burnuna vardığımızda hemen finoküler ile yukarıdaki fenere çıktık. Finokülerin vardığı yerden fenerin bulunduğu yere de yaklaşık 100-120 merdivenle tırmanılıyor. Altı kafadarlardan sadece ben ve Zuhal fenere tırmandık, diğerleri aşağıda resimler çekti, Füsun ben yürüyerek yavaş yavaş ineceğim dedi ve bağımsız olarak yollara düştü. Bizde Zuhal ile manzarayı seyrettik, Ümit Burnu’nun en uç noktasını gördük, hatta hava açık olduğundan daha evvel bahsettiğim Afrika’nın en güney ucuda hayal meyal seçilebiliyordu.
Daha sonra aşağıdaki gruba katıldık, Fatih Beyler finoküler ile inmeyi tercih ettiler, Tekiner ailesi ve bende yürüyerek aşağıya yemek yiyeceğimiz Two Oceans restorana indik. Fatih Bey yine erken gitmenin avantajıyla altı kişilik masamızı ayırmıştı. Füsun ise erken inmenin avantajını hediyelik eşya dükkanında değerlendirmişti.

                                          Two Oceans Restoran


Günün modasına uyarak selfie mizi de çektik, daha sonra Zuhal'i hediyelik eşya dükkanına uğurladık. Neyse ki otobüsü kaçırmadan dönebildi !!
 
Daha sonra otobüsle “Cape of Good Hope” tabelasının bulunduğu yere gittik ve orada da hem hatıra fotoğrafı çektirdik hem de kırılan dev dalgaları seyrettik.


Ben yine iki arada bir derede bir helikopter bulup hem Ümit Burnu’nun hem de Cape Town’un kuş bakışı görüntülerini aldım, hiçbiryerde bulamayacağınız bu resimler aşağıda!!!!!
 

Ümit Burnu gezimizi de bitirip rotamızı doğu kıyısındaki Boulder’s Town’a çevirdik. Burada araçlar biraz uzakta duruyor ancak bu sefer bir kıyak yapıp bizi yakın yerde indirdiler, böylece sadece dönüşte otobüse kadar olan uzunca yolu yürümek zorunda kaldık.

Boulder, yerinden kopmuş, ve aşınmış taşlara verilen isim. Burada da kıyıda ki bütün granit kayalar ve taşlar dalgalarla bol aşınmaya uğradığından bu bölgeye Bouders adı verilmiş. Burada Afrika Penguenleri bulunduğundan da turistik bir bölge olarak değerlendiriliyor.

Afrika penguenlerine aynı zamanda eşek gibi ses çıkarmalarından dolayı “Jackass” penguenleri de deniyor. Yetişkinlerinin ağılıkları 3 - 3.5 kg, boyları ise 60-70 cm civarında. Deniz altında iki dakika kalıp, 30-35 metre dalabiliyorlar, tek eşli olan bu penguenlerden anne veya baba avlanmaya çıktığında diğeri kesinlikle çocukların yanında kalıyor.

Sol altta yeni yumurtlamış bir penguen, biz gezimizi bitirip dönerken yumurtasının üzerine oturmuş bekliyordu. Sağ üstte ise onlar için hazırlanmış yuvalar.


Penguen ziyaretini de bitirip Cape Town’a doğru yola çıktık, son tepeyi inerken karşımızda Nelson Mandela’nın yıllarca hapis yattığı hapishanelerden biri çıktı. Yukarıdaki sağ alt resim.

Şehre geldiğimizde otelimize 100 metre uzaklıktaki Jewel Africa isimli mücevherciye gidildi. 2008 yılında da bizi aynı yere götürmüşlerdi, Füsun oradan bir Tanzanite yüzük almıştı.

Tanzanite mavi/mor karışımı renkte bir taş. 1967 de Kuzuy Tanzanya’da bulunmuş. Farklı ışıklarda farklı görüntüler verebilen bu taşa ismi  Tiffany & Co. şirketi tarafından bulunduğu ülkeden esilenerek verilmiş ve 2002 yılında Aralık’ta doğanların taşı olarak nitelendirilmiş.Aşağıda işlenmiş ve işlenmemiş Tanzanite taşının bir resmini paylaşmak istedim.



Bütün bunları sizlere niye anlatıp da kafanızı şişirdim!!! Çünkü bu mücevher mağazasına Cape Town’da kaldığımız üç gün boyunca dört defa gittim. Demin anlattığım ilk gidiş idi, ve Füsun daha önce aldığı yüzüğe, kolye ve küpe ekleyerek takımı tamamladı, Zuhal ise kendisine küpe ve kolye aldı. Pardon düzeltiyorum….. Dursun Zuhal’e Zanzanite taşlı (Dursun’un tabiriyle) küpe ve kolye aldı. Bundan sonraki ziyaretlerimi ise günü gelince anlatacağım.. Burgucu ailesi Jewel Africa’ya gelmemiş, odalarında dinlenmeye çekilmişlerdi, otele dönüp buluşma saatinde aşağıya inmediklerinde odalarını aradık ki, ailecek derin uykudalar. Neyseki hemen giyinip geldiler ve bir gece evvel yer ayırttiğimiz Greek Fisherman’a gittik.

Greek Fisherman’da müşteri ilişkilerinde çalışan arkadaş Türk, bir gece evvel rehberimiz ile konuşurken duymuştum. Bugün hava güzel olması nedeniyle, bahçeyi de açmışlar, biraz küçükçe bir masaya altı kişi sığıştık, yedik içtik, muhabbet ettik, en sonunda da tiryaki arkadaşlar Türk kahvelerini içip hasret giderdiler. Herzaman ödediğimiz aile başı 500 Rand’tan biraz daha fazla ödeyerek, ancak Türkiye ile kıyaslandığında yine çok ucuz bir fiyata (aile başı 150 TL gibi) Cape Town’un en meşhur lokantalarından birinden çıktık. Biraz Waterfront’da dolaşıp otelimize geri döndük.

  2010 Dünya kupası için inşa edilmiş dönme dolap.




14 Mart 2014 Cuma



Bugün sabahki programımız 8:30 hareketle Cape Town’ın simgelerinden biri olan Masa Dağına (Table Mountain) çıkmak. Masa Dağı tepesi dümdüz olduğu için bu ismi almış, 1087 metre yüksekliğinde ve dört bir taraftan Cape Town ve koyların manzarasına hakim. Kendi etrafında 360 derece dönebilen teleferikle 5-6 dakikalık sürede dağın zirvesine çıkılabiliyor. Teleferiğin kendi ekseninde dönmesiyle yolcular her taraftaki manzarayı yer kapma telaşına düşmeden izleyebiliyor.

Sabah erken gidilmesinin nedeni, turistik bir bölge olduğundan uzun kuyruklar oluyor, ve günün büyük bir kısmı teleferik kuyruğunda geçiyor. Bir başka neden ise genelde öğleden sonraları Hint Okyanusundan esen rüzgarların getirdiği bulutlar bu dağın üzerini kaplıyor ve manzarayı engelliyor. Aşağıdan bakıldığında beyaz bir örtüyle kaplı gibi göründüğünden buna da Masa Örtüsü diyorlar.

2008 yılında biz Masa Dağına çıktığımızda sabah olmasına rağmen hertaraf bulutlarla kaplıydı, ve yağışlı bir hava vardı. Neyse ki bu sene hava pırıl pırıl idi, bizde tüm manzarayı doya doya seyrettik.

Aşağıda önce masa dağının açık daha sonra da örtülü halinin resimlerine paylaşıyorum.




Masa dağının civarında 1500 e yakın bitki çeşidi mevcutmuş. Bunları yürüyerek inen ve çıkanlar daha yakından görebiliyorlar. Bu dağa yürüyerek 3 saatte çıkılabiliyormuş. Bunun yanısıra dik kayalıklarda tırmanış ve iniş yapan dağcılarda görülebiliyor.

 


    Sol Üst: Aşağıdan teleferiğin çıktığı zirve görünümü
    Sol Alt: Mandela'nin uzunca bir süre hapis yattığı Robben Adası



      Üst: Ümit Burnu görüntüsü   


      Sağ Alt: Aşağı teleferik istasyonu.

Masa Dağı 2011 yılında yeniden değerlendirilen Dünyanın Yedi Doğa Harikası dalında dereceye giren yerlerden biri. Diğer yerler ise: Puerto Princesa – Filipinler, Amazon – Güney Amerika, Iguazu Şelaleleri – Arjantin/Brezilya, Halong Körfezi – Vietnam, Komodo Adası – Endonezya, Je Ju Adası – Güney Kore,


 



    Alt: İlk gün yürüyerek gezdiğimiz Company’s Garden



Masa Dağı gezisinden sonra, üzüm bağları ve şarapçılıkla meşhur Stellenbosch kasabasına hareket ettik. Cape Town’ın 50 kilometre doğusunda yer alan Stellenbosch 1679 yılında kurulmuş bir üniversite şehri. İyi korunmuş Hollanda, Georgian ve Viktorya stili mimarisi ile tanınıyor.

Cape Town’ın iklim koşulları ve toprak yapısı nedeniyle çok kaliteli üzümler yetiştirilebiliyor. Bu nedenle de şarap alanında dünya çapında şöhrete sahip. Burada rehberimizin verdiği bilgilere göre 3667 üzüm üreticisi, 102 adette brandy ve şampanya deposu mevcut. Ancak şampanya ismi sadece Fransa’da kullanılabiliyor, patenti oraya ait, aksi takdirde yüksek miktarlarda ceza ödenebiliyor.

Stellenbosch şarap bağları ise ülkenin en eski üzüm bağları olma özelliğini koruyor. Çevredeki diğer önemli şarap üretim merkezleri ise Paarl, Franschhoek ve Wellington.

Dünyada şarap ihracatında ilk sırada Fransa, ikinci sırada Avustralya, üçüncü sırada Amerika Birleşik Devletleri daha sonrada Güney Afrika gelmektedir.

Stellenbosch’a vardığımızda ana caddesine yakın bir bölgede otobüsümüz parketti, bizede yaklaşık bir saatlik serbest zaman tanındı, ana cadde üzerinde aşağı yukarı yürüdük, alışveriş yaptık, bir kafede oturup kahve içtik.



Stellenbosch’dan 12:30 da hareket ederek, öğle yemeği yiyeceğimiz ve şarap tadımı yapacağımız çiftliğe yönlendik. Spice Route isimli bu yere geldiğimizde bahçede şarap tadımı yapan başka bir Türk grup vardı, biz önce yemeğe geçtik. Ekstra gezimiz kapsamında yeralan yemekte salata, steak ve dondurmalı meyva salatası yedik.

Daha sonra şarap tadımına geçerken çok sevimli, güleç bir bebekle karşılaştık. Annesi Türk babası yabancı imiş, kimseyi yadırgamıyor, herkese gülücükler dağıtıyordu. Biz de torun hasretimizi bebeciği severek giderdik.

Şarap tadımında da üç çeşit şarap tattık, gruptan meraklılar almak için sıraya girdiler, kasa çok kalabalık olunca ben almaktan vazgeçtim. 



Şarap tadımını takiben Franschhoek kasabasına hareket ettik. Güney Afrika’nın en eski kasabalarından biri olan Franschhoek, Cape Town’a 75 kilometre uzaklıkta ve yaklaşık 15.000 nüfusa sahip. İsmi Fransız köşesi anlamına gelmekte, eski adı ise Elephany Corner (Fil Köşesi) imiş. Şehrin ana caddesinde yürüdük, kilisesinin önünde resimler çektirdik.

Füsun’un çok beğendiği hatta “Öldüğümde beni buraya gömün” dediği bu kasabanın ana caddesi Hollanda stili alçak evlerden, butik oteller ve kafelerden oluşmakta.

Rehberimizi bir kafede şarap yudumlarken gördük, bizde o kafede oturup, kek yedik, kahve içtik.

Bu kasabada çekilen resimlerden bir demet de aşağıda:
 

 


Bu şirin kasabada da biraz huzur bulduktan sonra Cape Town’a hareket ettik. Dönüşte bu sefer Burgucu ailesi, kuyumcu ziyareti yapmak istedi, yine Jewel Africa’ya uğradık (İkinci gidişim). Bu sefer Tekiner ailesi otelde kalmayı tercih etti, biz Burgucu ailesine refakat ettik. Türkan Hanım da kendine Tanzenite taşlı bir yüzük aldı. Ancak yüzük parmağına dar geldi, ertesi sabah otelden 13:30 da ayrılarak havaalanına gideceğimizden, saat 10:30 a kadar genişletilmesini rica ettik ve otele döndük.

Son gecemizde Waterfront bölgesinde bulunan ve saat 21:00 de kapanan AVM’de gezinmek istedik. Yemeğimizi de bu saatten sonra yiyecektik. Herkes ayrıldı, kararlaştırdığımız saatte buluştuk ve hemen AVM’nin dışındaki açık hava lokantalarından birine oturduk. Güzelce yemeklerimizi yedikten sonra, açılır kapanır köprülerden geçerek Waterfront bölgesini gezdik ve bavul toplamak üzere otelimize döndük.




15 Mart 2014 Cumartesi



Sabah uyandığımda aydınlığa bakan balkonu açıp, tam karşımızdaki odada kalan Dursun’ların camına yerde bulduğum ufak taşları attım. Onlarda uyanmış bavul organizasyonu yapıyorlarmış, benim komik resimlerimi çekti.

Kahvaltıdan sonra saat 10:00 gibi Jewel Africa’ya gidip Türkan Hanımın yüzüğünü aldık (üçüncü gidişim), otele dönüp yine klasik taksimize sıkışarak (yedi kişilik taksilerden çok fazla var) Waterfront’a gittik. Bütün Waterfront taksi seferlerinde sağolsun arkadaşlarım beni hep öne oturttular, kendileri arkada sıkış tepiş gittiler. Gidilen mesafe taş çatlasa 5 dakika ama olsun buradan hepsine teşekkürü bir borç bilirim.

Waterfront’u ilk defa gündüz gözüyle görüyorduk. Önceki iki gün hep hava karardıktan sonra inebilmiştik. Bol bol dolaştık, köprülerin açılıp altından teknelerin geçişini izledik, fotoğraf çektik, oturup kahvelerimizi manzaraya karşı yudumladık.






Bu arada Zuhal sürekli gezdiğimiz yerlerde takımını tamamlamaya, yani almadığı Tanzenite yüzüğü de bir şekilde alabilirmiyim diye aranıyordu. Baktık ki şehir merkezindeki dükkanlar hem pahalı hem de sertifika falan vermiyor, sonunda yine kalan bir saatimizi Jewel Africa’da geçirmek üzere otele döndük.

Jewel Africa’ya gittik (Dördüncü gidişim), Zuhal kendine bir yüzük beğendi ancak Türkan Hanım’da olduğu gibi onun da parmağına dar geldi, günlerden cumartesi olduğu ve usta gittiği için genişlettiremedik, Ankara’da yaptırırım diyerek yüzüğü aldı.

Saat 13:30 gibi otobüsümüz hareket etti. Havaalanına geldik. Alışverişlerden toplanan fişleri vergi iade işlemleri için kullandık ve daha sonra check-in yaptırıp pasaporttan geçtik. Benim İstanbul’daki kuzenle yine mesajlaşarak yerlerimizin uçaktaki ikili koltuklardan olduğunu öğrenmiştim. Buradan da yine her seyahatimizde kahrımızı çeken, zahmetlerimize katlanan kuzenim Funda’ya da çok teşekkür ederim.

Uçağın kalkmasına daha vardı. Yemek servisi ise çok daha geç yapılacaktı, bu nedenle oturup iki lokma birşeyler atıştırdık, cebimizde kalan Rand’ları duty free de temizledik. Buradaki duty free hayatımda gördüğüm en ucuz duty free. Birer litrelik iki adet Johnnie Walker kırmızı etiket viski 330 Rand yani şişesi 35 liraya geliyor.


Uçağımız 16:30 da Cape Town’dan havalanıp, iki saatlik yolculuk sonrası Johannesburg’a iniyor. Tüm seyahatin en sıkıcı bölümü ise Johannesburg havaalanında uçağın içinde bir saat beklemek diyebilirim. Neyse ki bizim grup ve emekli generalimiz hep biraradaydık da sohbet ederek vakti öldürdük.

19:30 da Johannesburg’dan kalkan A330-300 uçağımız tarifeli varışından kırk dakika önce Atatürk Havalimanına indi, arka bölümde havalandırma sıkıntısı vardı ve saunada gibi geldik, bavullarımızı aldık, arkadaşlarımızla vedalaşıp, İstanbul’daki evimize vardık. Tekiner ailesi ise saat 8:00 deki Ankara uçakları için iç hatlara geçtiler.

Bir başka seyahatte tekrar buluşmak üzere….








1 yorum: