10 Mart 2014 Pazartesi
Sabah 5:45 te otelin önünde safari için buluştuk. Füsun safariye
katılmak istemedi, 2008 senesinde aslan ve leopar hariç tüm hayvanları doğal
ortamlarında bol bol görmüştük, hatta bir gergedanla yavrusu arabamızın önünde
geçit töreni bile yapmışlardı.
Otobüste yaşanan kısa bir yer tutma problemini Burgucu çiftini ayrı ayrı
oturtmak zorunda kalarak çözdükten sonra (insanlar kendilerine bildirilen
saatte gelmeyen kişilere yer tutup vaktinde gelenleri oturtmuyorlar) yaklaşık
15 dakilkalık bir yolculuk sonrası Pilanesberg Ulusal Parkına girdik, gerek
havanın yağmurlu olması, gerekse de şansızlığımızdan dolayı çok fazla birşey
göremeden dolaştık. Şoförün dediğine göre bir gün evvel aslan sürüsü dahil tüm
hayvanları görmüşler, bugün ise gece yağmur yağması nedeniyle hayvanlar su
kenarına gitme gereği duymamışlar. Bir buçuk saat sonra kısa bir mola verdik,
içtiğimiz kahve bizi biraz canlandırdı, ama saat 9:00 da döndüğümüzde elimizde
kayda değer uyuyan 2 adet gergedan ile yakınımızda kahvaltısını yapan bir
zürafadan değerli birşey yoktu. Birde mola yerinin çatısında birbirlerinin
bitlerini ayıklayan maymunları sayabiliriz.
Safari
tam bir şans işi, saatlerce dolaşıp hiçbir şey göremeyebiliyorsunuz, buna
karşılık son 15 dakikada çok enteresan görüntüler yakalayabiliyorsunuz. Tüm
şoförler telsizlerle birbirleriyle haberleşiyorlar, bir tanesi ilginç birşey
gördüğünde ekipteki diğerlerine haber veriyor, bunun sonucunda sizin aracınız
da oraya yönleniyor, eğer siz varana kadar hayvanlar hala oradaysa ne ala yoksa
nasihat alıp oturuyorsunuz.
Safariden
otele döndüğümüzde Füsun yeni kalkmış kahvaltıya inmek için hazırlanıyordu,
bende üstümü değiştirip kahvaltıya indim ki Fatih Bey altı kişilik bir masa
ayarlamış, açık büfeden aldığı ürünlerle sofrayı donatmış, bizi bekliyor. Hep
beraber güle oynaya keyifli bir kahvaltı yaptık. Safari gezisine nedenini
anlayamadığımız bir şekilde katılmayan rehberimiz “Kemalim” akşam yemeği için
Sun City’nin en lüks oteli Palace’da rezervasyon yaptırmış. Biz eski
seyahatteki deneyimimizden dolayı Palace’a gece gidilmemesi gerektiğini, gündüz
gidersek kulelerine çıkıp manzarayı görebileceğimizi ve otelin içini daha rahat
gezebileceğimizi arkadaşlara anlattık. Bunun sonucunda kendi otelimizin
resepsiyonundan bugün 15:30 da çay saatine katılmak için Palace Otel’e rezervasyon
yaptırdık. Bu otele eğer orada konaklamıyorsanız, yemek ve çay saati
rezervasyonunuz yoksa giremiyorsunuz. Ancak Türk usulü, kapıda hiç bozuntuya
vermeden sanki otel müşterisiymiş gibi güvenli bir pozla geçerseniz de kimse
birşey sormuyor.
Satt
15:00 e kadar dün hava kararırken gördüğümüz Lost City ve dalga havuzunu
gezmeyi, ardından da Cascade Otel’in arkasındaki yağmur ormanları benzeri bitki
örtüsünü dolaşmayı hedefledik. Rehberimize de yemeğe katılmayacağımızı
bidirerek Lost City’e doğru yürüdük.
Lost
City’e gitmek için Cascade Otel’in hemen karşısında yer alan “Entertainment
Center” (Eğlence Merkezi) içinden geçiliyor, burada çocuklar için jetonla
çalışan çeşitli oyuncaklar, kongre merkezi, hediyelik dükkanlar ve üst katta da
fast food lokantalar yer alıyor.
Lost
City tabiri doğal afetler veya diğer nedenlerle oluşan yıkımlar sonucunda artık
yaşanamayacak hale dönüşmüş kentler için kullanılan bir ifade. Eğlence
merkezinden çıkıp dalga havuzuna doğru ilerlerken iki tarafı fil heykelleriyle
süslü, tepelere aslan heykelleri yapılmış bir köprüden geçiyorsunuz, bu köprü
zaman zaman suni olarak titreşiyor, ses ve ışık oyunlarıyla deprem oluyor hissi
uyandırılıyor. Buradan sonra da dalga havuzuna kadar eski tarihlerden kalmış görünümü verilmiş yerlerden geçiyorsunuz.
Lost City'den görüntüler ve çok dik bir kaydırak
Dalga
havuzunun olduğu yere girerken ücretsiz girebilmek için, otel müşterisi
olduğunuzu oda kartınızın yanında verdikleri bir kağıtla belgeliyorsunuz, bizde
bu işlemleri yapıp havuza inerken çantaları aramak istediler, meğerse aşağıda
yemek satıldığından içeriye yiyecek sokmak yasakmış. Fatih Beyin çantasından
çıkan çikolatalı barları bilet satanlara ve kontrol edenlere hediye edip
içeriye girdik.
İçeride
dolaşırken gruptan gördüğümüz birileri “Yolun sonunda maymunlar var görmek
isteseniz gidin” dediler. Bizde en uca doğru yürüdük, çocukların oynaması için
ayrılmış bölüme geldik. Burada üç tane maymun vardı. Tam onları fotoğraflarken
maymunların ikisi Dursun’a doğru gelmeye başladılar, sonra gördük ki hedefleri
Dursun değil, uçan, çekirgeden büyük yeşil bir mahlukat. Bu uçan hayvan gelip Dursun’un omzu ile göğsü
arasında bir yere kondu. Bunu gören maymunun biride peşinden Dursun’un üstüne
zıpladı. Yeşil böcek hemen kaçtı, maymunda Dursun’un ittirmesi ve paniğiyle,
aynı zamanda da böceğin uçmasıyla yere atladı, beyinsiz böcek o kadar yere
yakın uçuyordu ki maymun tek bir el hareketiyle böceği yakalayıp ağzına attı.
Hepimiz 15-20 saniyede gerçekleşen bu olayı şok içerisinde seyrettik, kimsenin
eli fotoğraf makinalarına gidemedi. Maymun böceği çiğnerken ancak resim
çekebildim, aşağıda ağzındaki yeşil nesneyi görebilirsiniz.
Bu
maceradan sonra kahve molası için Cascade Otel’in açık hava barına geçtik, saat
15:00 de çay saatine gideceğimizden öğle yemeğini kaytardık, biraz dinlenip otelin arkasında yer alan tropik bölgeyi gezdik, burada da bol bol
fotoğraf çektik sonra hazırlanmak üzere otelimize geri döndük.
Saat
15:00 de otelin önünde buluşup, oteller arasında sürekli ring seferi yapan
otobüslerden birine binip Palace’a gittik.
Herkes acıktığı için önce çay faslını
halledip sonra oteli gezmeye karar verdik. İngiliz geleneğine uygun bir şekilde
porselen takımlarımızla çaylarımızı içip açık büfeden tuzlu, tatlı ne bulduysak
götürdük, karnımızı doyurduk. İngiliz alışkanlığı olan five o’clock tea (beş
çayı) nedense burada saat 15:00 ile 17:00 arası. Hesabımızı ödeyip otelin
bahçesini gezdik, sonra bir görevliye rica edip kulelere çıkmak istediğimizi
söyledik. Hemen bize yol gösterdi, istediğimiz kadar kalabileceğimizi, inerken
de aynı yolu kullanmamızı söyledi, bizi yalnız bıraktı. Palace Otel’in iki
kulesi var, biri kral diğeri kraliçe olarak adlandırılıyor, kulelerden sadece
bir tanesi (Kral) açık, sadece ona çıkılabiliyor. Bol bol resim çektik ve
aşağıya indik.
Aşağıda otelin bahçesi, kuleler ve otelin önünde çekilen
resimlerden bir demet göreceksiniz.
Kulelerden görünüm
Bahçe
Sağ altta otelin resepsiyon bölümünün tavanı
Son olarak sizinle helikopter kiralayarak !!!! çektiğim Palace Otel'in panoramik resmini paylaşıyorum.
Palace
Otelden ayrılıp otobüse bindiğimizde havanın kararmasına daha vardı, bunun
üzerine girişe en yakın, üç yıldızlı Cabanas otelini de görelim dedik ve
otobüsten onun önünde indik.
Cabanas
oteller içinde en kötü olanı, ancak çok büyük bir bahçesi ve onun önünde de
suni olarak yapılmış büyük bir göl mevcut. Bu gölde jetski, su kayağı,
hamburger gibi su sporları yapılabiliyor. Yeşil alan ise insana yayılın çimlere
hissini veriyor.
Buraları
da dolaşıp, banklarda oturup keyif çattıktan sonra otobüs beklemeye otelin
önüne çıkarken Zuhal ve tabi ki diğer hanımlar bu otelin hediyelik eşya
mağazasını denetlemeye karar verdiler. Denetleme işleri uzun sürdüğünden tam üç
otobüs kaçırıp anca dördüncüye binebildik.
Palace
Otel’de ki çay saatinde aşırı yüklendiğimizden kimse de açlık hissi yoktu. Bu
nedenle otele dönüp biraz dinlenmeye ve akşam yemeğini eğlence merkezinin içindeki fast food
lokantalardan birinde yemeye karar verdik.
Aşağıda
Cabanas Otelin bahçesinde çekilen resimleri görebilirsiniz.
Akşam
yemeği için otelde buluşup eğlence merkezine gittik, orada da karışık deniz
ürünleri tabağıyla, biramızı içerek keyfimizi tamamladık. Sonra alışkanlık
olduğu üzere yine Cascade’in bahçesindeki barda kahve ve çaylarımızı yudumladık.
Otele döndüğümüzde casinonun içerisinde canlı müzik vardı, hep beraber orada
oturduk, kokteyl içtik, ilerleyen saatlerde Dursun ile rulet masasına doğru
hareketlenip, o günün masraflarını çıkartma çalışmalarına başladık. Adam başı
400 Rand kazanarak geceyi bitirdik.
Palace Otel'e yemeğe giden bir grupta casinoya geldiğinde yemeğin hiç de iyi olmadığını ayrıca oteli de doğru dürüst gezemediklerini öğrendik.
Palace Otel'e yemeğe giden bir grupta casinoya geldiğinde yemeğin hiç de iyi olmadığını ayrıca oteli de doğru dürüst gezemediklerini öğrendik.
11 Mart 2014 Salı
Bugün
kahvaltıyı otelin içerisinde başka bir restorana almışlar, gittiğimizde yine
masanın Fatih Bey tarafından rezerve edildiğini gördük. Güzel bir kahvaltının
ardından dalga havuzuna gitmek üzere yola koyulduk. Bir gün önceden havuza
girmeyi kafaya koyduğumuzdan içimizde mayolarımız, ayağımızda sandaletlerimiz
vardı.
Bu
defa Türk gibi davranıp çantalarımızdaki yiyecekleri ceplerimize transfer
ederek görevlilere kaptırmadık.Hanımlar havuzu yukarıdan gören terasta kahve
içip bizi seyretmeye gittiler, biz havuza yöneldik ancak Dursun su koydu ve havuza
girmeyeceğini, fotoğraf çekeceğini söyledi. Benim esas niyetim kaydıraklardan
kaymaktı ancak herkesin belimin sakatlığı nedeniyle muhalefet etmesi yüzünden
sadece havuza girmekle yetindim. Fatih Bey ile ben havuz kenarında soyunup,
eşyalarımızı Dursun’a emanet edip, kısa süre havuza girdik.
Havuz sonrası giyinmek için geçtiğimiz bölmede hem bayanlar hem de erkekler için ayrı ayrı soyunma odası olmasına rağmen biz bunları görmeyip, kilitli dolapların bulunduğu bölmede giyindik. Neyse ki kimse olmadığı için problem çıkmadı.
Giyindikten sonra bizde yukarıya hanımların yanına çıktık, güzel bir kokteyl içip dinlendik, oradaki havuzun ve suni göletin önünde fotoğraflar çektik. Bugün 13:30 da önce timsah sonra da fil parklarına gezi var. O saate kadar oyalanıp odalarımıza gidip üstümüzü değiştirdik.
13:30
da aşağıda buluşup otelin ring servisiyle, Sun City’nin ana giriş kapısının
hemen sağında yer alan timsah çiftliğine gittik. 2008 yılında burası kapalı
olduğu için gezememiştik.
Timsah
çiftliğini dolaşırken, timsahlara yukarıdan tavuk atılacağını böylelikle
beslenmelerini izleyeceğimizi söylemelerine rağmen, tavuk kıtlığı nedeniyle bu
gerçekleşmedi, bizde tüm parkı dolaştıktan sonra yavru bir timsahı elimizde
tutarak fotoğraf çektirdik. Yavru olmasına rağmen hayvanın ağzı bantlanmıştı. Gruptaki
hanımlardan biri tutarken hayvanın ön tarafını elinden kaçırdı, hayvan kuyruk
kısmından askılı kalmasıyla beraber can havliyle kendini yukarı doğru çekti,
eğer ağzı bantlı olmasaydı tutan hanımın üzerinde anı olarak saklayabileceği
kalıcı izler bırakabilirdi.
Timsahı
tutarken farkettiğim bir şey ise büyük timsahların üst derilerinin kalın sert
görüntüsüne rağmen, küçük timsahın derisi yumuşacık ve çok güzel renklere
sahip.
Eğer
timsah, saatlerce hiç kımıldamadan ağzı açık duruyorsa, solunum sistemini
harekete geçiriyor ve iç organlarını, tropikal güneş ışınlarının yakıcı
etkisinden kurtarmak amacıyla havalandırıyor. Dış ortamdaki hava sıcaklığı daha
da yükselince, tam anlamıyla derin bir uyku haline geçiyor. Bu bir çeşit yaz
uykusu, tıpkı kış uykusunda olduğu gibi, bu süreç içinde, timsahın
metabolizmasında ciddi bir yavaşlama söz konusu oluyor. Resimlerde de bunu
görebilirsiniz.
Parkı
dolaşırken gördüğümüz enteresan manzaralardan biri de bir timsahın yarı yanında
yarı üstünde yatan ve birlikte güneşlenen kaplumbağa görüntüsüydü.
Timsah
parkının çıkışında yer alan hediyelik eşya mağazasına da gerekli ödemelerimizi
yaptıktan sonra!! yine ring seferiyle eğlence merkezine geldik, burada 45 dakikalık
bir yemek molası verdik ve eğlence merkezinin önündeki duraklarda fil parkına
gidecek safari araçlarımıza binmek için sözleştik.
Füsun
ve Burgucu ailesi pizza, ben ve Tekiner ailesi ise Wimpy de tavuk ızgara yedik,
sözleşilen saatte safari araçlarımıza binerek fil parkına yola çıktık. Sun City’nin
hiç bilmediğim bir yerinden tel örgülü kapıları açarak toprak ve çamur karışımı
bir yolda yarım saat gittik. Bu süreçte etrafta yine doğal hayatı gözlemledik.
Fil çiftliğine geldiğimizde görevliler hayvanları hazırlarken bize nasıl
davranmamız, ne şekilde beslememiz gerektiği şeklinde kısa bir brifing verildi.
Sonra hayvanların yanına geçtik. Bizle hayvanları birbirinden ayıran, kırk-elli
santim yüksekliğinde, otuz-kırk santim eninde bir duvardı. Fillerin bu duvarın
iç tarafına geçmesi, bizimse dış tarafa geçmemiz, hatta duvarın üzerine
oturmamız bile yasaktı. Dursun oturmaya kalktı ve hemen sarı kart ile
cezalandırıldı.!!!
Filleri
iki şekilde besliyebiliyorsunuz, ya iki elinizin avucuna doldurduğunuz yemleri
fil ağzını açınca içine atıyorsunuz ya da eğer hortumunu size doğru uzatıp
ucunu yukarı çevirirse yemleri içine koyuyorsunuz, o da hortumu aracılığıyla
yemekleri ağzına götürüyor.
Hortumlarını
sevdim, çok sert bir deriye sahip olmasına rağmen bu derinin arasında çıkmış
kıllar mevcut.
Dönüş
yolunda Sun City içindeki otelleri uzaktan görüntüledik ve akşam yemeği için
dinlenmek üzere odalarımıza çekildik. Ertesi sabah otelden ayrılacağımız için
biz bu sürede bavullarımızı toparladık ve aşağıda buluştuktan sonra yine
Santorini lokantasına gitmeye ancak bu sefer daha hafif şeyler (Greek Salata
gibi) yemeğe karar verdik. Lokantaya vardığımızda yine gözümüz doymadı ve
dünyayı sipariş ettik, iki şişede beyaz şarabımızı içtik.
Biz
lokantada olduğumuz süre içerisinde sürekli yağmur yağdı. Tüm Johannesburg ve
Sun City günlerinde gerçekten çok şanslıydık, yolda otobüs içerisinde veya
kapalı mekanlarda geçirdiğimiz süreçlerde yağmur yağmasına rağmen açık havada
dolaşılacağı zaman yağmur duruyor ve güneş açıyordu. Bunun tek istisnası bu
gece Santorini restorandan dönüşte gerçekleşti, yağmur dinmedi, bizde biraz
koşarak biraz hızlı yürüyerek ormanlık bölgeyi geçip ring seferi yapan otobüslerin
durağına ulaştık. Üstümüze başımıza baktığımızda ağaçların sıklığından dolayı çok
da fazla ıslanmadığımızı gördük.
Otele
vardığımızda casinoya geçtik, bu gece canlı müzik yapan çocuğun izin günü
olduğu için banttan yayın vardı. Fatih Bey,”Ben bu oyun işinden çok fazla
anlamam ama bende size ortak olmak istiyorum”
dedi ve 500 Rand verdi. Onun parasını kullanmadık ve yedek olarak
sakladık. Bizim oyunumuz bittiğinde ekip yatmaya gitmişti. Bızde Dursun ile bu
gece çok kollektif bir çalışma yapıp 750 Rand karla geceyi kapatmıştık. Ertesi
sabah kahvaltıda ilk işim Fatih Bey’e 500 Randını ve 250 Rand karını teslim
etmek oldu.
Odalara
çıkıp bavulların kalanlarını yerleştirdik ve uyuduk.
12 Mart 2014 Çarşamba
Sabah
8:30 gibi taşıyıcılar odalarımızdan bavullarımızı toplamaya başladılar, biz de
kahvaltıya indik. Kahvaltıyı takiben otelin önüne çıkıp yığılmış bavulların
arasından kendi bavullarımızı gösterdik ve bu bavullar otobüse yüklendi. Satt
9:15 gibi Sun City’den ayrıldık. İki saatlik bir yolculuktan sonra aslan
parkına vardık. Yol güzergahında da manzarası çok güzel yerlerden geçtik.
Burası bizim 2008 de gittiğimiz yerden değişik daha büyük, daha
kapsamlı bir yer. Yaklaşık
2 km2 büyüklüğünde olan park, Pretoria ile Johannesburg arasında yer almakta,
bizim Cape Town için uçağa bineceğimiz Lanseria havaalanına çok yakın.
Adı
Aslan parkı olmasına rağmen burası birçok hayvana doğal ortamlarında ev
sahipliği yapan orta boy bir hayvanat bahçesi olarak nitelendirilebilir.
Aslanların yanısıra devekuşu, zürafa, mirket, antilop, zebra, çita vahşi köpek
ve çakallar bu büyük parkta kendilerine ayrılmış bölümlerde yaşıyorlar.
Aslan
parkına girdiğimizde otobüsü park ettiğimiz yerin karşısı tuvaletti, bay ve
bayanı lion ve lionnes olarak adlandırarak ayırmışlar. Çok değişik ve esprili
bir düşünce, aşağıdaki resimlerde de görebilirsiniz.
Biz
önce yavru aslanları sevmeye gittik, burada kafesin içerisine 10 ar kişilik gruplar
halinde giriyorsunuz, içeride 4 aylık, 4-5 adet aslan yavrusu var, onlarla
beraber oynayıp, sevip resim çektirebiliyorsunuz. Dikkat etmeniz gereken tek
husus, kafalarının sevilmesinden hoşlanmıyorlar.
Yavru aslanları sevdikten sonra zürafaları beslemeye geçtik. Zürafalar eğilerek yemek yiyemedikleri için kendilerine ayrılmış alanın yanında bir platforma çıkıyorsunuz, avucunuza aldığınız yemi uzatıyorsunuz, onlarda avucunuzdan yiyor. Ben elimin bu besleme sırasında zürafanın koca dudakları ve uzun dili nedeniyle iyice ıslanacağını tahmin ediyordum fakat tüm avucumdakini yemesine rağmen elimde tek bir ıslaklık yoktu.
Ortalıkta dolaşan devekuşlarının yanında da resim çektirdik, bunlara dokunduğunuzda pek hoşlanmıyor ve gagalıyorlarmış, bu nedenle ilişmemeyi tercih ettim.
Beyaz aslanlar kesinlikle albino değiller, onlar da normal aslanlar gibi kabul ediliyorlar. Renklerinin beyaz olması sadece baskın bir genden kaynaklanıyor. Bazılarının gözleri açık sarı, bazıları ise açık mavi olabiliyor, tek handikapları renkleri nedeniyle doğada rahat kamufle olamıyorlar ve diğer vahşi hayvanlara av oluyorlar.
Yukarıdaki
tek resimde ve sol aşağı resimdeki erkek beyaz aslan aynı zamanda bir film
yıldızı. 2010 yılında çekilen White Lion filminde başrol oynamış. Filmin afişi aşağıda:
Aslanların
bölümünü bitirdikten sonra, vahşi köpeklerin ve çitaların bölümlerine geçtik.
Burada da beslenmekte olan vahşi köpekleri ve yine siesta yapan çitaları
araçlarımızdan fotoğrafladık.
Dönüşte
de çok büyük bir alanda serbestçe dolaşan, oynayan diğer hayvanları
gözlemledik.
Aslan
Parkının hediyelik eşya bölümüne de rıskımıza ne düştüyse bıraktıktan sonra
Cape Town’a uçmak için havaalanına doğru yola çıktık. Hayatta adını duymadığım
Kulula havayollarının son derece modern B737-800 uçağıyla iki saatlik bir uçuşla
Cape Town’a vardık. Pegasus havayolları gibi uçakta tüm ikramlar ücretli.
Cape
Town, Güney Afrika Cumhuriyeti’nin yasama başkentidir. Burası Afrika, Hollanda
ve İngiliz kültürlerinin bir arada bulunduğu bir şehirdir. Burada hava Sun City’e
oranla daha sıcak ve rutubetli.
Havaalanında
biraz para dönüştürdükten sonra şehir turu yaptık, bu tur sırasında Cape Town
kalesini ve şehir içindeki birtakım anıt heykelleri gördük. Cape Town kalesi
(The Castle of Good Hope) yapımına 1666 senesinde başlanmış ve tamamlanması 30 sene
sürmüştür. Yeni yerleşimi herhangi bir dış saldırıdan korumak amaçlı olarak
yapılmıştır. Sadece Cape Town’un değil, Güney Afrika’nın da en eski binası
olarak kabul edilimektedir.
Sağ
Üst: Cape Town kalesi Sağ Alt:
Parlamento Binası Sol Alt: Köle Evi
Parlamento
binasının önünde otobüsten indik, biraz yürüyeceğiz, Company’s Garden adı
verilen botanik bahçesinin içinden geçeceğiz otobüs bizi bahçenin diğer
kapısından alacak.
Bahçenin
içerisinde çok çeşitli bitkiler ve ağaçlar, ortalarda dolaşan son derece ehli
sincaplar (insanların elinden fındık fıstık alıyorlar) var. 1650 yılında
kurulan bu parkta 1652 yılından beri sağlam duran bir armut ağacı bile var.
Buradaki
geziyi takiben otelimize geçtik. 2008 yılında Waterfront bölgesindeki (şehrin
en hareketli bölgesi) Commodore Otel’de kalmıştık. Bu sefer bu bölgeye birhayli
uzak Cape Town Lodge isimli bir otelde kalıyoruz. Otele girince herkes eşekten
düşmüşe döndü. Bizim evdeki salondan bile küçük bir resepsiyon, labirent gibi
yollar berbat bir otel. Neyse ki odalar temiz ve bizim şansımıza odamız büyüktü
de biraz rahat ettik.
Odalarımıza
yerleştik ve kapının önüne çağrılan taksilerle tüm tur grubu Waterfront
bölgesine indik. Rehberimiz bu gece adını söylemediği bir lokantada yer
ayırtmış, ben ise Greek Fisherman adındaki balık lokantasını arkadaşlara
tavsiye etmiştim. Waterfront bu gece feci rüzgarlı, restoranların hepsi dış
bölümlerini kapatmış, beraberce yürüdük Greek Fisherman’in önünden geçtik, grup
onun yanındaki başka bir lokantaya girdi, bende Greek Fisherman’a yer var mı
diye sormaya girdim. Maalesef bu akşam için tamamiyle doluymuş, bunun üzerine
ertesi güne yer ayırttım.
Meğer
bizim rehberde burada yer ayırtmış ancak lokanta dolu olduğu için yan lokantada
oturacaklarmış fakat yemekler Greek Fisherman^dan gelecekmiş.. Biz bır sonraki
akşama yer ayırttığımız için rehberin önerisi doğrultusunda Hildebrand
restorana gittik ve çok da memnun kaldık. Yemek sonrası soğuk nedeniyle
dolaşılacak gibi değildi, hemen bir taksiyle otelimize döndük.
.jpg)
.jpg)
















.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)

.jpg)
.jpg)







Hiç yorum yok:
Yorum Gönder