1 Nisan 2014 Salı

2014 Mart Güney Afrika Seyahati 2. Bölüm



10 Mart 2014 Pazartesi
Sabah 5:45 te otelin önünde safari için buluştuk. Füsun safariye katılmak istemedi, 2008 senesinde aslan ve leopar hariç tüm hayvanları doğal ortamlarında bol bol görmüştük, hatta bir gergedanla yavrusu arabamızın önünde geçit töreni bile yapmışlardı. 


Otobüste yaşanan kısa bir yer tutma problemini Burgucu çiftini ayrı ayrı oturtmak zorunda kalarak çözdükten sonra (insanlar kendilerine bildirilen saatte gelmeyen kişilere yer tutup vaktinde gelenleri oturtmuyorlar) yaklaşık 15 dakilkalık bir yolculuk sonrası Pilanesberg Ulusal Parkına girdik, gerek havanın yağmurlu olması, gerekse de şansızlığımızdan dolayı çok fazla birşey göremeden dolaştık. Şoförün dediğine göre bir gün evvel aslan sürüsü dahil tüm hayvanları görmüşler, bugün ise gece yağmur yağması nedeniyle hayvanlar su kenarına gitme gereği duymamışlar. Bir buçuk saat sonra kısa bir mola verdik, içtiğimiz kahve bizi biraz canlandırdı, ama saat 9:00 da döndüğümüzde elimizde kayda değer uyuyan 2 adet gergedan ile yakınımızda kahvaltısını yapan bir zürafadan değerli birşey yoktu. Birde mola yerinin çatısında birbirlerinin bitlerini ayıklayan maymunları sayabiliriz.






Safari tam bir şans işi, saatlerce dolaşıp hiçbir şey göremeyebiliyorsunuz, buna karşılık son 15 dakikada çok enteresan görüntüler yakalayabiliyorsunuz. Tüm şoförler telsizlerle birbirleriyle haberleşiyorlar, bir tanesi ilginç birşey gördüğünde ekipteki diğerlerine haber veriyor, bunun sonucunda sizin aracınız da oraya yönleniyor, eğer siz varana kadar hayvanlar hala oradaysa ne ala yoksa nasihat alıp oturuyorsunuz.

Bu sene ile ilgili olmasa da sizlerle burada 2008 yılında çektiğim safari fotğraflarından bir kaç resim yayınlamak istiyorum




Safariden otele döndüğümüzde Füsun yeni kalkmış kahvaltıya inmek için hazırlanıyordu, bende üstümü değiştirip kahvaltıya indim ki Fatih Bey altı kişilik bir masa ayarlamış, açık büfeden aldığı ürünlerle sofrayı donatmış, bizi bekliyor. Hep beraber güle oynaya keyifli bir kahvaltı yaptık. Safari gezisine nedenini anlayamadığımız bir şekilde katılmayan rehberimiz “Kemalim” akşam yemeği için Sun City’nin en lüks oteli Palace’da rezervasyon yaptırmış. Biz eski seyahatteki deneyimimizden dolayı Palace’a gece gidilmemesi gerektiğini, gündüz gidersek kulelerine çıkıp manzarayı görebileceğimizi ve otelin içini daha rahat gezebileceğimizi arkadaşlara anlattık. Bunun sonucunda kendi otelimizin resepsiyonundan bugün 15:30 da çay saatine katılmak için Palace Otel’e rezervasyon yaptırdık. Bu otele eğer orada konaklamıyorsanız, yemek ve çay saati rezervasyonunuz yoksa giremiyorsunuz. Ancak Türk usulü, kapıda hiç bozuntuya vermeden sanki otel müşterisiymiş gibi güvenli bir pozla geçerseniz de kimse birşey sormuyor.

Satt 15:00 e kadar dün hava kararırken gördüğümüz Lost City ve dalga havuzunu gezmeyi, ardından da Cascade Otel’in arkasındaki yağmur ormanları benzeri bitki örtüsünü dolaşmayı hedefledik. Rehberimize de yemeğe katılmayacağımızı bidirerek Lost City’e doğru yürüdük.

Lost City’e gitmek için Cascade Otel’in hemen karşısında yer alan “Entertainment Center” (Eğlence Merkezi) içinden geçiliyor, burada çocuklar için jetonla çalışan çeşitli oyuncaklar, kongre merkezi, hediyelik dükkanlar ve üst katta da fast food lokantalar yer alıyor.

Lost City tabiri doğal afetler veya diğer nedenlerle oluşan yıkımlar sonucunda artık yaşanamayacak hale dönüşmüş kentler için kullanılan bir ifade. Eğlence merkezinden çıkıp dalga havuzuna doğru ilerlerken iki tarafı fil heykelleriyle süslü, tepelere aslan heykelleri yapılmış bir köprüden geçiyorsunuz, bu köprü zaman zaman suni olarak titreşiyor, ses ve ışık oyunlarıyla deprem oluyor hissi uyandırılıyor. Buradan sonra da dalga havuzuna kadar eski tarihlerden kalmış  görünümü verilmiş yerlerden geçiyorsunuz.

                                Titreşen köprü ve dalga havuzu

                                 Lost City'den görüntüler ve çok dik bir kaydırak
   
Dalga havuzunun olduğu yere girerken ücretsiz girebilmek için, otel müşterisi olduğunuzu oda kartınızın yanında verdikleri bir kağıtla belgeliyorsunuz, bizde bu işlemleri yapıp havuza inerken çantaları aramak istediler, meğerse aşağıda yemek satıldığından içeriye yiyecek sokmak yasakmış. Fatih Beyin çantasından çıkan çikolatalı barları bilet satanlara ve kontrol edenlere hediye edip içeriye girdik.

İçeride dolaşırken gruptan gördüğümüz birileri “Yolun sonunda maymunlar var görmek isteseniz gidin” dediler. Bizde en uca doğru yürüdük, çocukların oynaması için ayrılmış bölüme geldik. Burada üç tane maymun vardı. Tam onları fotoğraflarken maymunların ikisi Dursun’a doğru gelmeye başladılar, sonra gördük ki hedefleri Dursun değil, uçan, çekirgeden büyük yeşil bir mahlukat.  Bu uçan hayvan gelip Dursun’un omzu ile göğsü arasında bir yere kondu. Bunu gören maymunun biride peşinden Dursun’un üstüne zıpladı. Yeşil böcek hemen kaçtı, maymunda Dursun’un ittirmesi ve paniğiyle, aynı zamanda da böceğin uçmasıyla yere atladı, beyinsiz böcek o kadar yere yakın uçuyordu ki maymun tek bir el hareketiyle böceği yakalayıp ağzına attı. Hepimiz 15-20 saniyede gerçekleşen bu olayı şok içerisinde seyrettik, kimsenin eli fotoğraf makinalarına gidemedi. Maymun böceği çiğnerken ancak resim çekebildim, aşağıda ağzındaki yeşil nesneyi görebilirsiniz.

    
Bu maceradan sonra kahve molası için Cascade Otel’in açık hava barına geçtik, saat 15:00 de çay saatine gideceğimizden öğle yemeğini kaytardık, biraz dinlenip otelin arkasında yer alan tropik bölgeyi gezdik, burada da bol bol fotoğraf çektik sonra hazırlanmak üzere otelimize geri döndük.




Saat 15:00 de otelin önünde buluşup, oteller arasında sürekli ring seferi yapan otobüslerden birine binip Palace’a gittik. 

Herkes acıktığı için önce çay faslını halledip sonra oteli gezmeye karar verdik. İngiliz geleneğine uygun bir şekilde porselen takımlarımızla çaylarımızı içip açık büfeden tuzlu, tatlı ne bulduysak götürdük, karnımızı doyurduk. İngiliz alışkanlığı olan five o’clock tea (beş çayı) nedense burada saat 15:00 ile 17:00 arası. Hesabımızı ödeyip otelin bahçesini gezdik, sonra bir görevliye rica edip kulelere çıkmak istediğimizi söyledik. Hemen bize yol gösterdi, istediğimiz kadar kalabileceğimizi, inerken de aynı yolu kullanmamızı söyledi, bizi yalnız bıraktı. Palace Otel’in iki kulesi var, biri kral diğeri kraliçe olarak adlandırılıyor, kulelerden sadece bir tanesi (Kral) açık, sadece ona çıkılabiliyor. Bol bol resim çektik ve aşağıya indik. 

Aşağıda otelin bahçesi, kuleler ve otelin önünde çekilen resimlerden bir demet göreceksiniz.




     Kulelerden görünüm
     Bahçe

     Sağ altta otelin resepsiyon bölümünün tavanı

Son olarak sizinle helikopter kiralayarak !!!! çektiğim Palace Otel'in panoramik resmini paylaşıyorum.



Palace Otelden ayrılıp otobüse bindiğimizde havanın kararmasına daha vardı, bunun üzerine girişe en yakın, üç yıldızlı Cabanas otelini de görelim dedik ve otobüsten onun önünde indik.

Cabanas oteller içinde en kötü olanı, ancak çok büyük bir bahçesi ve onun önünde de suni olarak yapılmış büyük bir göl mevcut. Bu gölde jetski, su kayağı, hamburger gibi su sporları yapılabiliyor. Yeşil alan ise insana yayılın çimlere hissini veriyor.

Buraları da dolaşıp, banklarda oturup keyif çattıktan sonra otobüs beklemeye otelin önüne çıkarken Zuhal ve tabi ki diğer hanımlar bu otelin hediyelik eşya mağazasını denetlemeye karar verdiler. Denetleme işleri uzun sürdüğünden tam üç otobüs kaçırıp anca dördüncüye binebildik.

Palace Otel’de ki çay saatinde aşırı yüklendiğimizden kimse de açlık hissi yoktu. Bu nedenle otele dönüp biraz dinlenmeye ve akşam yemeğini  eğlence merkezinin içindeki fast food lokantalardan birinde yemeye karar verdik.

Aşağıda Cabanas Otelin bahçesinde çekilen resimleri görebilirsiniz.
 


Akşam yemeği için otelde buluşup eğlence merkezine gittik, orada da karışık deniz ürünleri tabağıyla, biramızı içerek keyfimizi tamamladık. Sonra alışkanlık olduğu üzere yine Cascade’in bahçesindeki barda kahve ve çaylarımızı yudumladık. Otele döndüğümüzde casinonun içerisinde canlı müzik vardı, hep beraber orada oturduk, kokteyl içtik, ilerleyen saatlerde Dursun ile rulet masasına doğru hareketlenip, o günün masraflarını çıkartma çalışmalarına başladık. Adam başı 400 Rand kazanarak geceyi bitirdik. 

Palace Otel'e yemeğe giden bir grupta casinoya geldiğinde yemeğin hiç de iyi olmadığını ayrıca oteli de doğru dürüst gezemediklerini öğrendik. 


11 Mart 2014 Salı
 


Bugün kahvaltıyı otelin içerisinde başka bir restorana almışlar, gittiğimizde yine masanın Fatih Bey tarafından rezerve edildiğini gördük. Güzel bir kahvaltının ardından dalga havuzuna gitmek üzere yola koyulduk. Bir gün önceden havuza girmeyi kafaya koyduğumuzdan içimizde mayolarımız, ayağımızda sandaletlerimiz vardı.

Bu defa Türk gibi davranıp çantalarımızdaki yiyecekleri ceplerimize transfer ederek görevlilere kaptırmadık.Hanımlar havuzu yukarıdan gören terasta kahve içip bizi seyretmeye gittiler, biz havuza yöneldik ancak Dursun su koydu ve havuza girmeyeceğini, fotoğraf çekeceğini söyledi. Benim esas niyetim kaydıraklardan kaymaktı ancak herkesin belimin sakatlığı nedeniyle muhalefet etmesi yüzünden sadece havuza girmekle yetindim. Fatih Bey ile ben havuz kenarında soyunup, eşyalarımızı Dursun’a emanet edip, kısa süre havuza girdik.

Havuz sonrası giyinmek için geçtiğimiz bölmede hem bayanlar hem de erkekler için ayrı ayrı soyunma odası olmasına rağmen biz bunları görmeyip, kilitli dolapların bulunduğu bölmede giyindik. Neyse ki kimse olmadığı için problem çıkmadı.

Giyindikten sonra bizde yukarıya hanımların yanına çıktık, güzel bir kokteyl içip dinlendik, oradaki havuzun ve suni göletin önünde fotoğraflar çektik. Bugün 13:30 da önce timsah sonra da fil parklarına gezi var. O saate kadar oyalanıp odalarımıza gidip üstümüzü değiştirdik.




13:30 da aşağıda buluşup otelin ring servisiyle, Sun City’nin ana giriş kapısının hemen sağında yer alan timsah çiftliğine gittik. 2008 yılında burası kapalı olduğu için gezememiştik.

Timsah çiftliğini dolaşırken, timsahlara yukarıdan tavuk atılacağını böylelikle beslenmelerini izleyeceğimizi söylemelerine rağmen, tavuk kıtlığı nedeniyle bu gerçekleşmedi, bizde tüm parkı dolaştıktan sonra yavru bir timsahı elimizde tutarak fotoğraf çektirdik. Yavru olmasına rağmen hayvanın ağzı bantlanmıştı. Gruptaki hanımlardan biri tutarken hayvanın ön tarafını elinden kaçırdı, hayvan kuyruk kısmından askılı kalmasıyla beraber can havliyle kendini yukarı doğru çekti, eğer ağzı bantlı olmasaydı tutan hanımın üzerinde anı olarak saklayabileceği kalıcı izler bırakabilirdi.

Timsahı tutarken farkettiğim bir şey ise büyük timsahların üst derilerinin kalın sert görüntüsüne rağmen, küçük timsahın derisi yumuşacık ve çok güzel renklere sahip.

 


Eğer timsah, saatlerce hiç kımıldamadan ağzı açık duruyorsa, solunum sistemini harekete geçiriyor ve iç organlarını, tropikal güneş ışınlarının yakıcı etkisinden kurtarmak amacıyla havalandırıyor. Dış ortamdaki hava sıcaklığı daha da yükselince, tam anlamıyla derin bir uyku haline geçiyor. Bu bir çeşit yaz uykusu, tıpkı kış uykusunda olduğu gibi, bu süreç içinde, timsahın metabolizmasında ciddi bir yavaşlama söz konusu oluyor. Resimlerde de bunu görebilirsiniz.

Parkı dolaşırken gördüğümüz enteresan manzaralardan biri de bir timsahın yarı yanında yarı üstünde yatan ve birlikte güneşlenen kaplumbağa görüntüsüydü. 




Timsah parkının çıkışında yer alan hediyelik eşya mağazasına da gerekli ödemelerimizi yaptıktan sonra!! yine ring seferiyle eğlence merkezine geldik, burada 45 dakikalık bir yemek molası verdik ve eğlence merkezinin önündeki duraklarda fil parkına gidecek safari araçlarımıza binmek için sözleştik.

Füsun ve Burgucu ailesi pizza, ben ve Tekiner ailesi ise Wimpy de tavuk ızgara yedik, sözleşilen saatte safari araçlarımıza binerek fil parkına yola çıktık. Sun City’nin hiç bilmediğim bir yerinden tel örgülü kapıları açarak toprak ve çamur karışımı bir yolda yarım saat gittik. Bu süreçte etrafta yine doğal hayatı gözlemledik. Fil çiftliğine geldiğimizde görevliler hayvanları hazırlarken bize nasıl davranmamız, ne şekilde beslememiz gerektiği şeklinde kısa bir brifing verildi. Sonra hayvanların yanına geçtik. Bizle hayvanları birbirinden ayıran, kırk-elli santim yüksekliğinde, otuz-kırk santim eninde bir duvardı. Fillerin bu duvarın iç tarafına geçmesi, bizimse dış tarafa geçmemiz, hatta duvarın üzerine oturmamız bile yasaktı. Dursun oturmaya kalktı ve hemen sarı kart ile cezalandırıldı.!!!

Filleri iki şekilde besliyebiliyorsunuz, ya iki elinizin avucuna doldurduğunuz yemleri fil ağzını açınca içine atıyorsunuz ya da eğer hortumunu size doğru uzatıp ucunu yukarı çevirirse yemleri içine koyuyorsunuz, o da hortumu aracılığıyla yemekleri ağzına götürüyor.

Hortumlarını sevdim, çok sert bir deriye sahip olmasına rağmen bu derinin arasında çıkmış kıllar mevcut.


Dönüş yolunda Sun City içindeki otelleri uzaktan görüntüledik ve akşam yemeği için dinlenmek üzere odalarımıza çekildik. Ertesi sabah otelden ayrılacağımız için biz bu sürede bavullarımızı toparladık ve aşağıda buluştuktan sonra yine Santorini lokantasına gitmeye ancak bu sefer daha hafif şeyler (Greek Salata gibi) yemeğe karar verdik. Lokantaya vardığımızda yine gözümüz doymadı ve dünyayı sipariş ettik, iki şişede beyaz şarabımızı içtik.

Biz lokantada olduğumuz süre içerisinde sürekli yağmur yağdı. Tüm Johannesburg ve Sun City günlerinde gerçekten çok şanslıydık, yolda otobüs içerisinde veya kapalı mekanlarda geçirdiğimiz süreçlerde yağmur yağmasına rağmen açık havada dolaşılacağı zaman yağmur duruyor ve güneş açıyordu. Bunun tek istisnası bu gece Santorini restorandan dönüşte gerçekleşti, yağmur dinmedi, bizde biraz koşarak biraz hızlı yürüyerek ormanlık bölgeyi geçip ring seferi yapan otobüslerin durağına ulaştık. Üstümüze başımıza baktığımızda ağaçların sıklığından dolayı çok da fazla ıslanmadığımızı gördük.
Otele vardığımızda casinoya geçtik, bu gece canlı müzik yapan çocuğun izin günü olduğu için banttan yayın vardı. Fatih Bey,”Ben bu oyun işinden çok fazla anlamam ama bende size ortak olmak istiyorum”  dedi ve 500 Rand verdi. Onun parasını kullanmadık ve yedek olarak sakladık. Bizim oyunumuz bittiğinde ekip yatmaya gitmişti. Bızde Dursun ile bu gece çok kollektif bir çalışma yapıp 750 Rand karla geceyi kapatmıştık. Ertesi sabah kahvaltıda ilk işim Fatih Bey’e 500 Randını ve 250 Rand karını teslim etmek oldu.

Odalara çıkıp bavulların kalanlarını yerleştirdik ve uyuduk.


12 Mart 2014 Çarşamba
 


Sabah 8:30 gibi taşıyıcılar odalarımızdan bavullarımızı toplamaya başladılar, biz de kahvaltıya indik. Kahvaltıyı takiben otelin önüne çıkıp yığılmış bavulların arasından kendi bavullarımızı gösterdik ve bu bavullar otobüse yüklendi. Satt 9:15 gibi Sun City’den ayrıldık. İki saatlik bir yolculuktan sonra aslan parkına vardık. Yol güzergahında da manzarası çok güzel yerlerden geçtik. 



Burası bizim 2008 de gittiğimiz yerden değişik daha büyük, daha kapsamlı bir yer. Yaklaşık 2 km2 büyüklüğünde olan park, Pretoria ile Johannesburg arasında yer almakta, bizim Cape Town için uçağa bineceğimiz Lanseria havaalanına çok yakın.

Adı Aslan parkı olmasına rağmen burası birçok hayvana doğal ortamlarında ev sahipliği yapan orta boy bir hayvanat bahçesi olarak nitelendirilebilir. Aslanların yanısıra devekuşu, zürafa, mirket, antilop, zebra, çita vahşi köpek ve çakallar bu büyük parkta kendilerine ayrılmış bölümlerde yaşıyorlar.

Aslan parkına girdiğimizde otobüsü park ettiğimiz yerin karşısı tuvaletti, bay ve bayanı lion ve lionnes olarak adlandırarak ayırmışlar. Çok değişik ve esprili bir düşünce, aşağıdaki resimlerde de görebilirsiniz.

Biz önce yavru aslanları sevmeye gittik, burada kafesin içerisine 10 ar kişilik gruplar halinde giriyorsunuz, içeride 4 aylık, 4-5 adet aslan yavrusu var, onlarla beraber oynayıp, sevip resim çektirebiliyorsunuz. Dikkat etmeniz gereken tek husus, kafalarının sevilmesinden hoşlanmıyorlar.






Yavru aslanları sevdikten sonra zürafaları beslemeye geçtik. Zürafalar eğilerek yemek yiyemedikleri için kendilerine ayrılmış alanın yanında bir platforma çıkıyorsunuz, avucunuza aldığınız yemi uzatıyorsunuz, onlarda avucunuzdan yiyor. Ben elimin bu besleme sırasında zürafanın koca dudakları ve uzun dili nedeniyle iyice ıslanacağını tahmin ediyordum fakat tüm avucumdakini yemesine rağmen elimde tek bir ıslaklık yoktu.

Ortalıkta dolaşan devekuşlarının yanında da resim çektirdik, bunlara dokunduğunuzda pek hoşlanmıyor ve gagalıyorlarmış, bu nedenle ilişmemeyi tercih ettim.


Zürafa beslemeyi de bitirdikten sonra, her tarafı demir parmaklıklarla güvenceye alınmış safari arabalarımıza bindik. Arabanın sadece üst tarafında 15 santimlik boş bir bölüm fotoğraf çekilebilsin diye boş bırakılmış. İlk önce yetişkin aslanların olduğu bölüme gittik, burada siesta yapan dişi ve erkek aslanları gördük biraz ileride ise beyaz aslanlar vardı.


Beyaz aslanlar kesinlikle albino değiller, onlar da normal aslanlar gibi kabul ediliyorlar. Renklerinin beyaz olması sadece baskın bir genden kaynaklanıyor. Bazılarının gözleri açık sarı, bazıları ise açık mavi olabiliyor, tek handikapları renkleri nedeniyle doğada rahat kamufle olamıyorlar ve diğer vahşi hayvanlara av oluyorlar.


Yukarıdaki tek resimde ve sol aşağı resimdeki erkek beyaz aslan aynı zamanda bir film yıldızı. 2010 yılında çekilen White Lion filminde başrol oynamış. Filmin afişi aşağıda:


Aslanların bölümünü bitirdikten sonra, vahşi köpeklerin ve çitaların bölümlerine geçtik. Burada da beslenmekte olan vahşi köpekleri ve yine siesta yapan çitaları araçlarımızdan fotoğrafladık.

Dönüşte de çok büyük bir alanda serbestçe dolaşan, oynayan diğer hayvanları gözlemledik.


Aslan Parkının hediyelik eşya bölümüne de rıskımıza ne düştüyse bıraktıktan sonra Cape Town’a uçmak için havaalanına doğru yola çıktık. Hayatta adını duymadığım Kulula havayollarının son derece modern B737-800 uçağıyla iki saatlik bir uçuşla Cape Town’a vardık. Pegasus havayolları gibi uçakta tüm ikramlar ücretli.
 

Cape Town, Güney Afrika Cumhuriyeti’nin yasama başkentidir. Burası Afrika, Hollanda ve İngiliz kültürlerinin bir arada bulunduğu bir şehirdir. Burada hava Sun City’e oranla daha sıcak ve rutubetli.

Havaalanında biraz para dönüştürdükten sonra şehir turu yaptık, bu tur sırasında Cape Town kalesini ve şehir içindeki birtakım anıt heykelleri gördük. Cape Town kalesi (The Castle of Good Hope) yapımına 1666 senesinde başlanmış ve tamamlanması 30 sene sürmüştür. Yeni yerleşimi herhangi bir dış saldırıdan korumak amaçlı olarak yapılmıştır. Sadece Cape Town’un değil, Güney Afrika’nın da en eski binası olarak kabul edilimektedir. 


Sağ Üst: Cape Town kalesi           Sağ Alt: Parlamento Binası      Sol Alt: Köle Evi




Parlamento binasının önünde otobüsten indik, biraz yürüyeceğiz, Company’s Garden adı verilen botanik bahçesinin içinden geçeceğiz otobüs bizi bahçenin diğer kapısından alacak.

Bahçenin içerisinde çok çeşitli bitkiler ve ağaçlar, ortalarda dolaşan son derece ehli sincaplar (insanların elinden fındık fıstık alıyorlar) var. 1650 yılında kurulan bu parkta 1652 yılından beri sağlam duran bir armut ağacı bile var.


Buradaki geziyi takiben otelimize geçtik. 2008 yılında Waterfront bölgesindeki (şehrin en hareketli bölgesi) Commodore Otel’de kalmıştık. Bu sefer bu bölgeye birhayli uzak Cape Town Lodge isimli bir otelde kalıyoruz. Otele girince herkes eşekten düşmüşe döndü. Bizim evdeki salondan bile küçük bir resepsiyon, labirent gibi yollar berbat bir otel. Neyse ki odalar temiz ve bizim şansımıza odamız büyüktü de biraz rahat ettik.

Odalarımıza yerleştik ve kapının önüne çağrılan taksilerle tüm tur grubu Waterfront bölgesine indik. Rehberimiz bu gece adını söylemediği bir lokantada yer ayırtmış, ben ise Greek Fisherman adındaki balık lokantasını arkadaşlara tavsiye etmiştim. Waterfront bu gece feci rüzgarlı, restoranların hepsi dış bölümlerini kapatmış, beraberce yürüdük Greek Fisherman’in önünden geçtik, grup onun yanındaki başka bir lokantaya girdi, bende Greek Fisherman’a yer var mı diye sormaya girdim. Maalesef bu akşam için tamamiyle doluymuş, bunun üzerine ertesi güne yer ayırttım.

Meğer bizim rehberde burada yer ayırtmış ancak lokanta dolu olduğu için yan lokantada oturacaklarmış fakat yemekler Greek Fisherman^dan gelecekmiş.. Biz bır sonraki akşama yer ayırttığımız için rehberin önerisi doğrultusunda Hildebrand restorana gittik ve çok da memnun kaldık. Yemek sonrası soğuk nedeniyle dolaşılacak gibi değildi, hemen bir taksiyle otelimize döndük.






Hiç yorum yok:

Yorum Gönder