28 Mart 2014 Cuma

2014 Mart Güney Afrika Seyahati 1. Bölüm



2014 Mart Güney Afrika Seyahati

HAZIRLIK:

2009 senesinde yaptığımız Akdeniz gemi seyahatinde tanıştığımız Tekiner ailesi (Dursun – Zuhal Tekiner ve oğulları Alican Tekiner) ile onların da Ankara’da oturması sayesinde sık sık görüşmeye başladık ve iki aile arasında yakın bir dostluk kuruldu. Daha sonra 2011 yılında yine beraberce Baltık Şehirleri gemi turuna katıldık.

Bu sene Ocak ayında bir akşam yemeği sırasında “Bu sene nereye gidiyoruz ?” sorusu ortaya atıldığında hemen gerekli araştırmaları yaptım ve üç adet gezi belirleyip değerlendirmelerine sundum. Bunlar Mart ayında Güney Afrika, Ağustos ayında Norveç Fiyordları ve Eylül ayında Yunan Adaları turlarıydı.

Biz daha önce 2008 yılında Güney Afrika’ya gitmiş ve çok beğenmiştik, biraz da bizim ballandıra ballandıra anlatışımızdan onlarda Afrika’yı tercih ettiler, sonuçta geziye üç hafta kala kaydımızı yaptırdık. Bu benim bir geziye kayıt yaptıdığım en geç tarih oldu.

Gezimiz 8 Mart 2014 tarihinde 00:55 de İstanbul^dan THY’nin direk uçuşuyla başlayacak. Biz ailevi sebeblerle bir gün önce arabayla İstanbul’a gideceğiz, Dursun ve Zuhal ise 7 si gecesi 21:00 uçağıyla Ankara-İstanbul uçacaklar ve Atatürk Havalimanında buluşacağız.

Bu noktada gezi detaylarına girmeden sizlere Güney Afrika hakkında kısa ansiklopedik bilgiler vereyim.

Herşeyden önce bu ülkenin bayrağı gerek çok renkliliği, gerekse de geometrik şekilleriyle benim en beğendiğim bayraklardan biridir.


Güney Afraika Bayrağında   Kırmızı : Kanı, Mavi : Gökyüzünü, Yeşil : Ülke Topraklarını, Siyah : Afrikalı siyah halkı, Beyaz : Avrupalı beyaz halkı, Sarı : Altın ve diğer doğal kaynakları simgeler.
Bayraktaki  'Y'  biçimi ise 2 ırkın birleşimini simgeler. 

Güney Afrika Cumhuriyetinde, ülkenin yasama başşehri Cape Town, yargı başşehri Bloem Fontein, idari (yürütme) başşehri ise Pretoria’dır. 

50.580.000 nüfusa sahip ülkenin yüzölçümü ise Türkiye’nin 1.5 misli kadar yaklaşık 1.221.000 Km2. Yani yüzölçümü olarak bizden büyük olmasına rağmen nüfus olarak bizden çok daha az sayıdalar. Ülkede konuşulan 11 tane resmi dil var. Bunlar : Afrikanca, İngilizce, Zuluca, Güney Ndebele, Swati,Venda, Güney Sotho, Tsonga,Xhosa, Kuzey Sotho, Tswana, dilleri.

Ülkenin para birimi Rand. Yaklaşık 5 Rand, 1TL ye karşılık geliyor. Çok ucuz bir ülke, en nefis lokantalarında yediğiniz bonfilenin porsiyonu 110 Rand, yani 22 lira, bizdeki en lüks lokantada ise aynı yemeğe 50-60 TL ödemeniz gerekmekte. İçtiğiniz bir kadeh Jack Daniels 38 Rand (beş yıldızlı otelin barında) yani 7 TL. Varın gerisini siz düşünün.

Ülkenin sınırları içerisinde etrafı tamamiyle Güney Afrika topraklarıyla çevrili Lesotho krallığı diye adlandırılan monarşi ile yönetilen bir başka ülke yer almaktadır.





Güney Afrika kağıt banknotlarının üzerinde önemli şahsiyetlerin resimlerinin yerine, hayvan resimleri yer almaktadır. Ancak yeni yeni bazı banknotlarda ülkenin efsanevi başkanı Nelson Mandela’nın resimleride yer almaya başlamıştır.

Gezdiğimiz yerleri anlatırken de sizlere o yerler hakkında kısa bilgiler aktarmaya çalışacağım, bu nedenle şimdi gezimizi anlatmaya başlayabiliriz.

İstanbul Atatürk Hava limanında Dursun ve Zuhal Tekiner çiftiyle buluştuk, onlar Ankara’dan transit olarak gelmişlerdi ancak Ankara’da check-in işlemleri sırasında THY yetkilisinin beceriksizliği nedeniyle bavulları uçağın son durağı olan Cape Town olarak etiketlenmiş. Neyse ki buna erken uyanmışlar ve İstanbul’da bavulları tekrar Johannesburg olarak etiketleterek sorunu çözmüşler. Ancak yine de bavullar gelene kadar içimiz rahat etmedi. 

8 Mart 2014 Cumartesi

Uçağımız 8 Mart gününün ilk saatlerinde 00:55 de. Airbus 330 Model 300 ile uçacağız, bu uçağın koltuk düzeni 2-4-2 şeklinde, yani ortadaki dörtlü bölme uzun uçuşlar için felaket sıkıcı ve rahatsız, zaten benim için boydan dolayı ekonomi sınıfının tüm koltukları uzun uçuşlarda sıkıntı yaratıyor. Daha önce kuzenim vasıtasıyla yaptığım kontrollerde Tekiner ailesi ile ikili bölümlerde arkalı önlü oturduğumuzu öğrenmiş ve orta bölümde uçmayacağımız için rahatlamıştım.

Uçağımız vaktinde hareket etti ancak kalkış pistindeki yoğunluktan dolayı yaklaşık 25 dakikalık bir rötarla havalandı. 10-15 dakikalık bir rötarla Johannesburg’a indik, hayatımda ilk defa uzun uçuşta 2 saat civarı uyuyabildim. Pasaport kontrolu, bagajların alınması, para bozdurup Rand edinme işlemlerinin sonucunda tur ekibi biraraya geldik ve otobüsümüze geçtik. 

Tur 36 kişiden oluşuyor. Çoğunluğu kocaları öbür tarafa yollamış dul bayanların oluşturduğu bir ekip, bunun yanısıra daha evvel Güney Amerika seyahatinde de rastladığımız üzere hanımlarını evde bırakıp gelmiş bekar erkekler grubu var. 25 yaşlarında genç bir çift (biz balayı zannettik meğerse daha bir aydır beraberlermiş) emekli bir general ve eşi son derece saygıdeğer efendi bir aile.Tesettürlü bir aile, son olarak da daha sonra tanışıp hep beraber gezip takıldığımız Burgucu ailesi (Türkan ve Fatih). Genelde ikinci günden itibaren tüm gezi boyunca altı kişi beraber gezdik, eğlendik, güldük.


Tur rehberimiz Kemal İleten, biraz heyecenlı ve panik bir kişilik, havaalnında ekibi toparlamaya çalışırken Füsun’a biraz saygısızca davranmış, daha sonra bu davranışını telefi etmek için çok çaba gösterdi ama yine de bence yetersiz bir rehberdi. Otobüsümüzle şehire doğru ilerlerken ülke ve Johannesburg hakkında bilgiler aktardı. 

Önce şehir turu yaptık, bu sırada Johannesburg’un en fakir mahallelerini görüp oradan zengin sınıfın yaşadığı Houghton bölgesine geçtik. Buradaki evlerin hemen hemen hepsi yüksek duvarlarla çevrili ayrıca duvarların üzerinde hem dikenli tel hemde elektrikli teller mevcut. Bütün bunların yanısıra evlerin giriş kapılarında “Armed Response” tabelaları asılı. Yani içeriye izinsiz girmeye kalkarsanız silahla karşılık veririz demek. Bu bölgede Nelson Mandela’nın da evi var.


 












 Johannesburg fakir mahallerinden bir örnek

Johannesburg zengin semtlerindeki korunaklı evler



  














Halk dilinde Johannesburg’a kısaca Joburg deniyor. 2008 yılında gittiğimizde Sandton bölgesinde Michalengelo otelde kalmıştık, otelin hemen yanında Nelson Mandela meydanı vardı, bu sefer ise şehrin yeni gelişen Rosebank bölgesindeki Crown Plaza otelinde konaklayacağız. Bu gezinin en zevksiz ve sıkıcı bölümü Johannesburg tarafı, yapacak çok fazla bir aktivite yok, geceleri sokaklar çok güvenli değil, neyse ki sadece bir gece konaklanıyor. 

Şehir turunu takiben bir Mc Donalds da öğle yemeği molası verdik, bu arada otobüs öğleden sonra yapılacak Pretoria gezisine katılmayacak olanları otele bırakıp geldi. Biz Mc Donald’s yerine hemen yanında bulunan Quick Food dan hazır sandviç ve meyva salataları alıp bahçedeki beton masalarda atıştırdık, fazla oyalanmadan Pretoria’ya hareket ettik. 2008 yılındaki gezimizde bu şehre gitmemiştik o nedenle bizim için de değişiklik olacaktı.

Pretoria yolunda Yunanlı bir ailenin işlettiği hediyelik eşya dükkanında 40 dakikalık bir mola verdik, bu dükkanı biz evvelki gezimizden biliyorduk, gerçekten çok güzel ve çok hesaplı hediyelikler mevcut. Doldurulmuş hayvanlar, devekuşu yumurtası, tahta eşyalar, t-shirtler, dvdler, safari şapkaları gibi çok geniş bir yelpazeye sahip bu dükkanda 40 dakika kimseye yetmedi.






Alışveriş dükkanından sonra Pretoria yolu üzerindeki bir başka anıt olan Öncüler Anıtı’na (Voortrekker) uğradık. Öncüler; 1830-1840 yıllarında Cape kolonisinden ayrılıp Güney Afrika’nın içlerine doğru ilerleyen Afrikan ve Hollandalı gönüllülere verilen isim. 

Bu gönüllülerin ve verdikleri savaşların anısına Monument Hill adı verilen tepede 40m en, 40m boy ve 40m yüksekliğe sahip granit bir anıt yapılmış. Anıtın önünde öncü kadınlardan birinin çocuklarıyla beraber bir heykeli mevcut. Anıta girdiğinizde tüm çevre duvarların öncülerin yolculuğu ve savaşları ilgili hikayeyi anlatan kabartmalarla çevrili olduğunu görüyorsunuz. Alt katında ise bu uğurda ölenlerin anısına yapılmış “The Cenotaph” denilen sembolik bir mezar mevcut.





Sol Üst: Öncülerden bir bayan ve çocuklarının heykeli
Sağ Üst: The Cenotaph
Sol Alt: Duvardaki Kabartmalar
Sağ Alt: Duvar Motifleri



Anıtın bahçesi ise son derece güzel düzenlenmiş, çiçekler ağaçlar birbiriyle uyumlu ve sade bir tasarıma sahip.

 























Anıtın içerisinde bulunan küçük bir asansörle 40 metre yukardaki seyir terasına da çıkılabiliyor, buradan da bahçenin ve çevrenin görünümü mükemmel. 
 











































Öncüler Anıtını gezdikten sonra tekrar otobüslerimize binerek Pretoria’ya doğru hareket ettik. Şehre girdikten  sonra kentin ana caddesi olan ve doğu-batı yönünde 20 km uzunluğundaki Church Street’den geçtik. Mevsimine denk gelseydik bu caddede sağlı sollu uzanan jakaranda ağaçlarının çiçek açmış hallerini görebilecektik, sadece üzerinde az mikatarda çiçek kalmış bir ağaç görebildik. 2008 yılında ki gezimizde gördüğümüz bir jakaranda ağacını burada sizlerle paylaşmak isterim. 



Bu cadde üzerinde Paul Kruger’in evini gördük. Paul Kruger Cape Kolonisi adını verdikleri Güney Afrika Cumhuriyeti’nin devlet başkanı idi. (1883-1898) Church caddesinin sonundaki Church meydanına geldik. Bu meydanda otobüsden inip Adalet Sarayı, meydana adını veren kilise ve Nelson Mandela’nın ilk hukuk bürosunun olduğu binayı gördük, parkta dans eden kızları seytrettik, karnımız acıkmıştı, seyyar satıcıdan muz satın alıp yedik. Tüm yiyenlerin ortak kanısı hayatlarında yedikleri en lezzetli muz olduğu idi.


Kilise

Adalet Sarayı

Paul Kruger Anıtı



Church meydanından ayrıldıktan sonra 20.yy başlarında yapılan Union Building’e gittik. Görkemli binayı, gözalıcı bahçeler süslüyordu. Mandela’nın ölümünden sonra cenaze töreni burada yapılmış ve onun anısına bir heykeli dikilmiş.



Pretoria 1910'da da Güney Afrika'nın yürütme başkenti oldu.1931'de kent statüsü kazandı.Güney Afrika Savaşı'nı (1899-1902) sona erdiren Vereeniging Barışı 31 Mayıs 1902'de kentteki Melrose Evi'nde imzalandı. Bu evin önünden geçtik.

  
    Melrose Palace 


Pretoria turunu takiben Johannesburg’a dönüşte otobüste hemen hemen herkes uyukluyordu, bunda akşamki uçak yolculuğunun etkisi büyüktü. Rehberimiz Rosebank bölgesinde otelimize yakın güzel lokantalar olduğunu hatta bir tanesinde yer ayırttığını belirtti. Turizm sektöründeki arkadaş ve akrabalarımın anlattığına göre rehberler böyle turlarda götürdükleri alışveriş merkezi, lokanta gibi yerlerle anlaşıp komisyon alıyorlar, o nedenle de kaliteye çok önem vermiyorlar. Biz otelin restoranında yemeği tercih ettik, herkes yorgundu, güzelce yemeklerimizi ve içkilerimizi söyledik, hepimizin yemeği gelmesine rağmen Dursun’un yemeği bir türlü gelmedi, bu arada Dursun hepimizin tabağından otlandı. hepimiz yemeklerimizi bitirdikten sonra bir tabak geldi ki öksüz doyuracak cinsten, kocaman bir kemiğin üzerinde nerdeyse iki yumruk büyüklüğünde bir et, Zuhal duruma el koyup etin yarısını kendi tabağına transfer etti de Dursun olası bir mide fesadından kurtuldu.
Yemek sonrası odalarımıza çıkıp güzel bir uyku çektik.
9 Mart 2014 Pazar



Sabah 9:30 da otobüsümüz hareket edeceğinden geç uyanıp rahat rahat kahvaltı ettik, bavullarımız indirdik.


Bugünkü ilk durağımız Lesedi Kültür Köyü. Lesedi Kültür Köyü 1993 de kurulmuş ve 1999 da tekrar elden geçirilerek düzenlenmiş. Burada Güney Afraika’da yaşamış kabilelerin yaşamları, sosyal hayatları, alışkanlıkları sergileniyor

2008 deki gezimizde de ziyaret ettiğimiz bu köy gezisine katılmayı düşünmüyorduk, ama hem tüm ekstra gezilere katılanlara yapılacak indirim, hem de arkadaşlarımızı yalnız bırakmamak için bizde bir daha gezeriz diye düşündük. Lesedi’ye vardığımızda bizi kapıda yerel kıyafetleri ile karşıladılar, girişteki dükkanlardan biraz alışveriş yaptıktan sonra Ndebele köyünde Lesedi’nin ve Güney Afrika’nın tarihçesini anlatan bir sunum izledik. 



Sunumdan sonra rehberli olarak kültür köyü içerisinde yer alan dört adet kabilenin evlerini, yaşamlarını gördük. Bu dört kabile: Zulu, Basotho, Xhasa ve Pedi olarak adlandırılıyor. Bunlardan Zulu’lar en bilinenleri, savaşçı bir kabile ve hala günlük şehir yaşamına uyum sağlamakta zorlanıyorlar.  


 
  
Xhosa’ların evlerinin mükemmel örülmüş çatıları ve kendilerine özgü beyaz battaniyeleri, Pedi kabilesinin ritmik davul tempoları ve konuşurken ağızlarından çıkardıkları tuhaf sesleri, Basotho’ların koni şeklindeki kasketlerini, kalın ve renkli battaniyelerini gördükten sonra büyükçe bir çadıra girdik. Bizden başka Çinli bir grupta vardı. Burada tüm kabilelerin kültürel danslarını seyredip, açık büfe yemek için restorana geçtik. Gezinin en kötü tarafı yemek bölümüydü, 2008 de de yerlerde oturup timsah ve devekuşu eti yemiştik, bu sene ise restoran daha medeni bir hal almış, herkes masa ve sandalyelerde oturabiliyor.


Timsah eti tavuk ve balık karışımı bir et, ancak devekuşu eti hem çok sert hemde lifli, ikram edilen yemek seçenekleri hiç değişmemiş, bu nedenle grubun çoğunluğu sofradan aç kalktı, hemen restoranın yanında yer alan bahçede oturup herkesin toplanmasını bekledik. Bu arada yine bahçede oturan Burgucu ailesi ile tanıştık, kısa sohbetimiz sonucunda da kaynaştık, bunun üzerine onlar da otobüste arka tarafa (biz Küba Mahallesi diyoruz) gelerek bize katıldılar.



Lesedi Kültür köyünden ayrıldıktan sonra rotamız bir saat uzaklıktaki Sun City. Sun City, Sun grup tarafından 1979 da açılmış tamamen suni bir yerleşim. Göletlerden, yağmur ormanlarına, dalga havuzlarından, vahşi hayvan parklarına kadar herşey suni.

Güney Afrika’da yasak olan kumarhane, üstsüz revüler gibi olanaklar Sun City’de serbest, bu nedenlerle Pretoria ve Johannesburg’a çok yakın olan bu bölge turistlerin yanısıra, Güney Afrikalılar için de tatil ve hafta sonları için son derece cezbedici.

Geçtiğimiz yıllar içerisinde burada Frank Sinatra, Elton John, Queen gibi şarkıcı ve toplulukların konserleri düzenlenmiş, ayrıca beş defa güzellik yarışmalarına da ev sahipliği yapmıştır.
Bu kompleksin içerisinde dört adet otel yer almaktadır. Bunlar sırasıyla The Cabanas (***), Sun City Hotel (****), The Cascades (*****), The Palace of Lost City (Kategori üstü). 2008 yılında biz The Cascades’de kalmıştık, bu sene ise Sun City Hotel’de konakladık.

Sun City’e vardığımızda odalarımıza yerleştik ve daha önceki tecrübemize istinaden arkadaşlara dolaşmaya çıkmayı önerdik. Akşam yemeğimiz için rehberimiz The Cascade’in altında yer alan Santorini Yunan lokantasında yer ayırtmış, kalamarlarını çok methedince bizde bu gece bu yemeğe katılmaya karar verdik. Yemek saatine kadar da Sun City eğlence merkezinin ucunda yer alan Lost City’i gezdik. Hava kararmak üzere olduğundan daha da gizemli bir görünümü vardı.
Sol Üst: Odamızdan görüntü 
Sağ Üst: Kumarhane girişi 
Sağ Alt: Palace Hotel 
Sol Alt: Sun City otel girişi


Yemek saati geldiğinde Santorini restorana geçtik.  Buraya Cascade otelin arka bahçesinden dolaşılarak geçiliyor, otelin içinden geçiş veya kestirme bir yolu yok, etrafı havuzla çevrili bu lokantaya ağaçların arasındaki dar yollardan yürüyerek ve köprülerden geçerek girebiliyorsunuz. Kalamar ve balıklarımızı ısmarladık, Fatih Bey ve Türkan Hanım da bizim masamıza katıldılar, masamız en uçta olduğu için siparişlerimiz bize ancak birbuçuk saat sonra geldi. Akşam yemeği yerine sahur yaptık demek daha doğru olur. Çok methettikleri kalamar meğerse ızgaraymış ve üzerinde değişik bir sos varmış, ben genelde kızarmış, halka halka servis edilen kalamarı severim, bu bana çok cazip gelmedi ama balık kılçıksız, löp etli ve lezzetliydi. Yanında iki şişede beyaz şarap içip aile başı 500 Rand (100TL) ödedik ve oradan The Cascade’in kafesine geçip kahvelerimizi içtik, otele dönüşte

Dursun ile biraz kumarhaneye takıldık, çok az oynayıp adam başı 250 şer Rand kazanıp, yarın erken kalkılıp safariye gidileceği için yattık
 



1 yorum:

  1. Super bir blog olmuş elllerine sağlık devamını bekleriz. Durmak yok yola devam

    YanıtlaSil