4 Nisan 2013 Perşembe

2013 NEW YORK'TA İKİ HAFTA BÖLÜM:5

16 ŞUBAT 2013  CUMARTESİ

Yorgunluktan kütük gibi uyumuşuz, sabah 7:00 de uyandım, Hande kalkana kadar yine bilgisayarda vakit geçirdim, bulaşıkları yıkadım, etrafı toparladım. Bu arada yine pencere önünde misafirim vardı.

Hande uyandıktan sonra giyinip Brooklyn’de Hande’nin yine telefon uygulaması Yelp’I kullanarak bulduğu Bergen Bagel’a gittik. Adrese vardığımızda kapısında taşındığına dair bir not vardı. Aynı cadde üzerinde biraz daha ileriye taşınmış. Çok daha büyük bir dükkan ve herzamanki gibi hafta sonu olmasına rağmen içeride kuyruk. 


Bergen Bagel



Kahvaltımızı yaptık, oradan yürüyerek eve döndük ve Beşiktaş- Gaziantep maçını izledik. Maalesef yine kazanamadık ve maç 1-1 bitti.

Bizde çıkıp metroyla bu sefer Brodway caddesiyle, 116.cadde köşesindeki Columbia Üniversitesi’ne gittik. Üniversite kampüsünü dolaştık, tarihi binalar, binaların arası her taraf yemyeşil, çok güzeldi. 


116. Caddeden başlayarak Amsterdam Avenue üzerinde güneye doğru yürümeye başladık. Henüz iki blok yürümüştük ki çok büyük bir katedral gözümüze ilişti. Havada çok soğuk olduğundan içini gezelim ısınırız diye düşündük, ben hiç bu kadar büyük bir katedral görmedim, cephesi gayet makul ölçülerde ama arkaya doğru uzanan bir yapı. Haritamıza baktığımızda "Saint John The Divine Cathedral" olduğunu gördük.

Dünyanın en büyük katedrali olması amacıyla yapılan St. John the Divine Katedrali'nin yapımına 1892 yılında başlanmış. ancak bir türlü tamamlanamamış.Katedral tamamlanmadan tarihi eser olmuş, şu anda dünyanın dördüncü büyük katedrali durumunda. En büyük olabilmesi için hala 400 milyon dolara yakın bir masraf yapılması ve uzun senelerin geçmesi gerekiyor.




Katedralin yukarı kısmındaki Büyük Pencere Rose, 10.000 'den fazla renkli cam parçalarından yapılmış ABD'nin en büyük vitray penceresiymiş.

   

Katedralden çıkıp güneye doğru yolumuza devam ederken, çok şirin bir Meksika lokantası gördük. Akşam üzeri olmasına rağmen girip birer margarita içelim diye düşündük ve hemen girişteki bara tünedik.

Son derece cana yakın olan barmen bizlere çilekli ve normal margaritalarımızı hazırladı. Benimkini yaparken “Sen erkeksin seninki daha set olmalı” diyerek ekstra tekila yüklemesi yaptı.

 



Margaritalarımızı yudumlarken Hande çektiği resmi facebook’a yüklemiş. Daha on dakika geçmeden Can’ın annesi Funda hanım hemen “Çatlatıyorsunuz bizleri” diyerek mesaj attı, bu arada Hande’nin canı avokado soslu taco istedi. Tacolarımız geldi, avokado sosunu beklerken yanımıza bir servis arabası geldi ve sosu orada gözümüzün önünde yaptı.



Aklımız orada kalaraktan ayrıldık, margaritalar ve ortam çok güzeldi. Meraklıları için adresi: 2672 Broadway caddesi.

Yol üzerinde 65. Caddeye geldiğimizde Lincoln Center’I gördük. Burası da 65 ile 62. Caddeler arasını işgal eden bir sanat kompleksi. İçerisinde konser, opera, tiyatro salonlarını barındıran sanat cenneti. 



Broadway caddesinden yürüyerek Colombus Circle’a geldik, Kristof Colomb’un heykelini ışıklandırılmış haliyle çektim, sonra güneye doğru yolumuza devam ettik.  

Yürüyüşe devam ederek 4. Caddeye kadar geldik. 116 ile 40 caddeler arası tam 76 blok yürümüşüz. Hande bunu harita üzerinde hesapladı, yaklaşık 6.5 kilometre civarında, ancak biz zaman zaman ara sokaklara girip cadde değiştirdiğimizden bence 8-9 kilometre arasında bir yol yapmışızdır.

Karşı köşede gördüğümüz Schnippers isimli restorana girdik, ben fish and chips, Hande ise hotdog yedi. Çıktığımızda hava feci soğumuştu, hemen metroya girip eve döndük. Yolda gördüğümüz arabaya otostop yaptım ama almadı namussuz.

 

17 ŞUBAT 2013  PAZAR

Sabah ben 7:30 da Hande de 9:30 gibi kalktı, evde kahvaltı ettik ve dinlendik, Trabzonspor – Fenerbahçe maçını izlemeye başladık. Hande düğüm olmuş kolyelerini açmaya çalışırken yardım etmeye başladım. İki tane toplu iğneyle her türlü karışmış kolyeleriniz itina ile açılır. Şaka bir yana ben kolyelerle debelenirken Fenerbahçe maçı 3-0 yapıverdi, maçın zevki kalmamıştı, kolyelerde başarıyla açılmıştı, bizde giyinip çıkmaya karar verdik.

Greenwich Village’daki West 4.cadde ile Jane Street köşesindeki Corner Bistro’ya gidip hamburger yedik.

Hava öylesine rüzgarlı ki yürürken insanın yüzü donuyor. Bu soğuğa rağmen Bleecher Street boyunca yürüyüp çevredeki küçük butiklere bakındık. Soğuktan rahatsız olunca Molly’s Cup Cake de mola verdik, Hande’nin bana çok methettiği cupcake’I ilk defa yedim, alt tarafı iyi fakat üzerindeki kremalı bölge bana çok ağır geldi. Anladım ki ben muffini daha çok seviyorum.



Çay ve cupcake sefamızı bitirip, biraz da ısındıktan sonra tekrar rüzgarla boğuşmak üzere yola çıktık, Greenwich’I bitirip Soho sokaklarını arşınladık, bu arada iki Türk bayan konuşarak bize yaklaşıyordu, birinin tipi bana yabancı gelmedi,Hande hemen tanıdı. Meğerse Berrak Tüzünataç imiş. Elinde Steve Madden’dan alınmış bir torbayla geziniyordu, daha sonra Türkiye’de gazetelerde gördüğüm kadarıyla, bir süredir New York’ta yaşıyor ve oyunculuk eğitimi alıyormuş.

Hande bu kadar zamandır burada yaşıyorum bir türlü ünlü birine rastlayamadım diye şikayet ediyordu, Berrak Tüzünataç’I görünce bu defa “İlk olarak Türk ünlü mü görülür yaaa” diye sızlanmaya başladı.

Ara ara ısınmak için dükkanlara girip çıktık, birde bakmışız ki Little Italy’e gelmişiz. Ferrara’da dondurma yemek istedik fakat masalara oturmak için öyle uzun kuyruk vardı ki bizde elimize alıp dışarıda yemeyi tercih ettik.

Benim daha evvel gezmediğim sokağı dolaştık, cafelerin ve İtalyan bayrağı şeklinde boyanmış binanın fotoğraflarını çekerek Chinatown’a geçtik.





Lower East Side’a giderken o kadar üşüdük ki rüzgardan korunmak için yan yan veya geri geri koştuğumuz oluyordu. Mahallemize dönmeye karar verdik, metrolarda yapılan çalışmalar nedeniyle fazla sayıda aktarma yaparak eve döndük. Sürekli gittiğimiz bara uğradık, sezar salata yiyip, bira ve viski içip içimizi ısıttık. Nba All Star maçının ilk yarısını seyrettik ve eve döndük.

İnternetten bakınca gördük ki rüzgarın hızı 42 km/saat imiş. Sıcak evimize kavuşup dinlendik ve sızdık.

Brooklyn Stoops Bar

 

18 ŞUBAT 2013  PAZARTESİ

Sabah 8:30 gibi uyandım, hande ‘de çok geçmeden sokakta çalışan işçiler yüzünden kalktı. Bir müddet kahvaltıya nereye gidebileceğimiz konusunda araştırma yaptık, sonuçta 6.Avenue ile 16.caddenin köşesindeki Holiday Diner’a karar verdik, iki metroyla gidip omletlerimizi sipariş ettik, fakat çok fazla beğenmedik.

 
Holiday Diner

Kahvaltıdan çıkıp Bed, Bath & Beyond isimli mağazaya girdik, Hande’ye alınacak ufak tefek ihtiyaçlar vardı, bende babama sarı nokta için vitamin bakacaktım. Vitaminlerin içeriği aynı olmayınca almaktan vazgeçtim. İşimizi bitirip metroyla bir gün evvel Hande’ye aldığımız North Face eldiveni tekrar değiştirmek için Soho’ya gittik. Tekrar diyorum, çünkü dün alırken small almıştı, yolda yürürken parmağına büyük geldiğini hissedip 15 dakika sonra mağazaya geri döndü ve xsmall ile değişti, o da elini sıkmış şimdi tekrar small almaya döndük. Dükkan neredeyse bize sürekli değiştirme kartı verecek.

Eldiveni değiştirip Broadway Caddesinin güneyinde gezinirken anormal derecede ucuzluk yapmış bir spor mağazası bulduk, kendime çok ucuza Nike yürüyüş ayakkabısı aldım, tabanı biraz fosforlu ama spor yaparken veya uzun gezilerde çok rahat edeceğime eminim.

Yürüyerek yine Little Italy’e geldik, bir İtalyan lokantasında makarna yedik ve dün fotoğrafını çekmeyi unuttuğum, harika dondurması olan Ferrara’nın fotoğrafını çektik.





Ferrara Cafe

Lokantadan çıkıp metroyla Brooklyn’ Atlantic Avenue’deki Barclay Center’a gittik, altında Brooklyn Net’in mağazasından geçen hafta gözüme kestirdiğim sweat shirt’ü aldım. Bugünde gezine gezine akşamı ettik, Hande’nin arkadaşı Can’ın da uçağı inmişti. Onbeşgündür Türkiye’de olan Can kapıda kalmasın diye hemen metroyla eve döndük yarım saat geçmeden Can’da geldi. Beraberce vakit geçirdik, çok yorgun olan Can erkenden yattı, bizde biraz daha oturup uyuduk.

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder