13 Mart 2014 Perşembe
Bugünkü
programımız da Ümit Burnu gezisi var. Ümit Burnu’nun Cape Town’a uzaklığı 65
km. Ancak arada Hout Bay’de mola verip fok adasına giden teknelerle ufak bir
gezi yapacağız. Daha sonra Ümit Burnu’na geçeceğiz, orada öğle yemeğini de
yiyerek, dönüş yolunda Boulder’s a uğrayıp şirin penguenleri ziyaret edeceğiz.
Otobüsümüz
8:30 da hareket edeceğinden erken kalkıp kahvaltımızı yaptık.
Yolda
okyanus kıyısında çok güzel manzaralar eşliğinde Hout Bay’e vardık. Teknemizin
hareket saatine vakit olduğundan kıyıdaki açık pazarda alışveriş yaptık ve
tekne saatinden 10 dakika önce güzel bir yere konuşlanmak amacıyla teknemize
gittik.
Herşeyden
önce burada Cape Town’un güneyini gösteren minik bir harita paylaşmak
istiyorum. Bunun önderliğinde anlattığım yerler ve olaylar daha anlaşılır
olabilecek.
Ümit
Burnu’nun Afrika’nın en güney ucu olduğu konusunda bir yanlış söylem mevcuttur.
Atlantic ve Hint okyanuslarını birleştiren nokta, Ümit burnundan 150 kilometre
daha güney doğuda olan Cape Agulhas dır.
Yukarıki
haritada gördüğünüz False Bay ( Sahte Körfez ) ilginç bir hikaye sonuv-cu bu
ismi almıştır. Fırtınalı, karanlık bir gecede Ümit Burnu’nu dönen denizciler
güneyin en uç noktasını döndüklerini düşünerek kuzeye doğru dümen kırarak
Afrika’nın doğu sahillerine paralel ilerlemek istemişler ancak belli bir süre
sonra gemilerin çoğu ya karaya oturmuş yada kayalıklara çarparak
parçalanmıştır. Bu nedenle bu körfeze “Sahte Körfez” anlamına gelen False Bay
denmiştir.
Fok
adasına teknelerle gidiş 20 dakika civarında sürüyor, orada da 10-15 oyalanıp,
fotğraf çekimi için duruluyor ve terar geri dönüş yolculuğu başlıyor. Şimdi fok
adası gezisi sırasındaki resimleri paylaşalım.
Sol
Üstte okyanusta görünen yosun benzeri şeylere kelt deniyor. Bunlar denizin
derinliklerine kadar uzuyor ve o bölgeyi orman haline getiriyorlar. Balinaların
sevdiği besinlerden olan keltler en çok fokların işine yarıyor, köpek balığı
saldırılarından bu ormanın içine kaçarak kurtuluyorlar.
Altı
kafadarlar
Tekne
limana geri yanaşırken aşağıda bir grup müzik yapıp dans ediyordu. Onlara
bahşiş verdik, limana indiğimizde kolej arkadaşlarımızın tabiriyle Flamenko
Füsun da onlarla dans etti, hatıra fotoğrafları çektirip, otobüsümüze bindik ve
Ümit Burnu’na doğru yola çıktık.
Hout
Bay’den güneye doğru devam eden Chapman’s Peak muhteşem manzaralarla dolu bir
yol. Bu yol ücretli ve güneye doğru tek yönlü trafiğe açık. Kuzeye gelişlerde
yolun darlığı nedeniyle başka bir güzergah kullanılıyor. Kayalar dikine
traşlanarak yol açılmış, bazı yerlerde yarı tünel şeklinde kayaları kazıklarla
desteklemişler, ve yol boyu kayalık tarafta olası taş ve kaya düşmelerini
engellemek için çelik ağlar gerili. Aşağıda müzisyenleri, 6 km uzunluğundaki
doğal plajı ve Chapman’s Peak yolundan örnekler görebilirsiniz.
Bu
büyüklükte doğal plajlar olmasına rağmen genelde buralarda denize giren sayısı
çok az, bu nedenle de bizde heryerde rastladığımız yapılaşma buralarda yok.
Denize girilmemesinin iki sebebi var. Birincisi deniz soğuk su akıntısı
nedeniyle 14-15 derece yani çok soğuk. İkinci nedense bu bölgelerde çok sık
ratlanılan köpek balıkları.
Ümit
Burnuna vardığımızda hemen finoküler ile yukarıdaki fenere çıktık. Finokülerin
vardığı yerden fenerin bulunduğu yere de yaklaşık 100-120 merdivenle
tırmanılıyor. Altı kafadarlardan sadece ben ve Zuhal fenere tırmandık,
diğerleri aşağıda resimler çekti, Füsun ben yürüyerek yavaş yavaş ineceğim dedi
ve bağımsız olarak yollara düştü. Bizde Zuhal ile manzarayı seyrettik, Ümit
Burnu’nun en uç noktasını gördük, hatta hava açık olduğundan daha evvel
bahsettiğim Afrika’nın en güney ucuda hayal meyal seçilebiliyordu.
Daha
sonra aşağıdaki gruba katıldık, Fatih Beyler finoküler ile inmeyi tercih
ettiler, Tekiner ailesi ve bende yürüyerek aşağıya yemek yiyeceğimiz Two Oceans
restorana indik. Fatih Bey yine erken gitmenin avantajıyla altı kişilik
masamızı ayırmıştı. Füsun ise erken inmenin avantajını hediyelik eşya
dükkanında değerlendirmişti.
Two Oceans Restoran
Günün modasına uyarak selfie mizi de çektik, daha sonra Zuhal'i hediyelik eşya dükkanına uğurladık. Neyse ki otobüsü kaçırmadan dönebildi !!
Daha
sonra otobüsle “Cape of Good Hope” tabelasının bulunduğu yere gittik ve orada
da hem hatıra fotoğrafı çektirdik hem de kırılan dev dalgaları seyrettik.
Ben
yine iki arada bir derede bir helikopter bulup hem Ümit Burnu’nun hem de Cape
Town’un kuş bakışı görüntülerini aldım, hiçbiryerde bulamayacağınız bu resimler
aşağıda!!!!!
Ümit
Burnu gezimizi de bitirip rotamızı doğu kıyısındaki Boulder’s Town’a çevirdik.
Burada araçlar biraz uzakta duruyor ancak bu sefer bir kıyak yapıp bizi yakın
yerde indirdiler, böylece sadece dönüşte otobüse kadar olan uzunca yolu yürümek
zorunda kaldık.
Boulder,
yerinden kopmuş, ve aşınmış taşlara verilen isim. Burada da kıyıda ki bütün granit
kayalar ve taşlar dalgalarla bol aşınmaya uğradığından bu bölgeye Bouders adı
verilmiş. Burada Afrika Penguenleri bulunduğundan da turistik bir bölge olarak
değerlendiriliyor.
Afrika
penguenlerine aynı zamanda eşek gibi ses çıkarmalarından dolayı “Jackass”
penguenleri de deniyor. Yetişkinlerinin ağılıkları 3 - 3.5 kg, boyları ise
60-70 cm civarında. Deniz altında iki dakika kalıp, 30-35 metre dalabiliyorlar,
tek eşli olan bu penguenlerden anne veya baba avlanmaya çıktığında diğeri
kesinlikle çocukların yanında kalıyor.
Penguen
ziyaretini de bitirip Cape Town’a doğru yola çıktık, son tepeyi inerken
karşımızda Nelson Mandela’nın yıllarca hapis yattığı hapishanelerden biri
çıktı. Yukarıdaki sağ alt resim.
Şehre
geldiğimizde otelimize 100 metre uzaklıktaki Jewel Africa isimli mücevherciye
gidildi. 2008 yılında da bizi aynı yere götürmüşlerdi, Füsun oradan bir
Tanzanite yüzük almıştı.
Tanzanite
mavi/mor karışımı renkte bir taş. 1967 de Kuzuy Tanzanya’da bulunmuş. Farklı
ışıklarda farklı görüntüler verebilen bu taşa ismi Tiffany & Co. şirketi tarafından
bulunduğu ülkeden esilenerek verilmiş ve 2002 yılında Aralık’ta doğanların taşı
olarak nitelendirilmiş.Aşağıda
işlenmiş ve işlenmemiş Tanzanite taşının bir resmini paylaşmak istedim.
Bütün
bunları sizlere niye anlatıp da kafanızı şişirdim!!! Çünkü bu mücevher
mağazasına Cape Town’da kaldığımız üç gün boyunca dört defa gittim. Demin
anlattığım ilk gidiş idi, ve Füsun daha önce aldığı yüzüğe, kolye ve küpe
ekleyerek takımı tamamladı, Zuhal ise kendisine küpe ve kolye aldı. Pardon
düzeltiyorum….. Dursun Zuhal’e Zanzanite taşlı (Dursun’un tabiriyle) küpe ve kolye aldı. Bundan sonraki ziyaretlerimi
ise günü gelince anlatacağım.. Burgucu ailesi Jewel Africa’ya gelmemiş,
odalarında dinlenmeye çekilmişlerdi, otele dönüp buluşma saatinde aşağıya
inmediklerinde odalarını aradık ki, ailecek derin uykudalar. Neyseki hemen
giyinip geldiler ve bir gece evvel yer ayırttiğimiz Greek Fisherman’a gittik.
Greek
Fisherman’da müşteri ilişkilerinde çalışan arkadaş Türk, bir gece evvel
rehberimiz ile konuşurken duymuştum. Bugün hava güzel olması nedeniyle, bahçeyi
de açmışlar, biraz küçükçe bir masaya altı kişi sığıştık, yedik içtik, muhabbet
ettik, en sonunda da tiryaki arkadaşlar Türk kahvelerini içip hasret
giderdiler. Herzaman ödediğimiz aile başı 500 Rand’tan biraz daha fazla
ödeyerek, ancak Türkiye ile kıyaslandığında yine çok ucuz bir fiyata (aile başı
150 TL gibi) Cape Town’un en meşhur lokantalarından birinden çıktık. Biraz
Waterfront’da dolaşıp otelimize geri döndük.
2010 Dünya kupası için inşa edilmiş dönme dolap.
14 Mart 2014 Cuma
Bugün
sabahki programımız 8:30 hareketle Cape Town’ın simgelerinden biri olan Masa
Dağına (Table Mountain) çıkmak. Masa Dağı tepesi dümdüz olduğu için bu ismi
almış, 1087 metre yüksekliğinde ve dört bir taraftan Cape Town ve koyların
manzarasına hakim. Kendi etrafında 360 derece dönebilen teleferikle 5-6
dakikalık sürede dağın zirvesine çıkılabiliyor. Teleferiğin kendi ekseninde
dönmesiyle yolcular her taraftaki manzarayı yer kapma telaşına düşmeden izleyebiliyor.
Sabah
erken gidilmesinin nedeni, turistik bir bölge olduğundan uzun kuyruklar oluyor,
ve günün büyük bir kısmı teleferik kuyruğunda geçiyor. Bir başka neden ise
genelde öğleden sonraları Hint Okyanusundan esen rüzgarların getirdiği bulutlar
bu dağın üzerini kaplıyor ve manzarayı engelliyor. Aşağıdan bakıldığında beyaz
bir örtüyle kaplı gibi göründüğünden buna da Masa Örtüsü diyorlar.
2008
yılında biz Masa Dağına çıktığımızda sabah olmasına rağmen hertaraf bulutlarla
kaplıydı, ve yağışlı bir hava vardı. Neyse ki bu sene hava pırıl pırıl idi,
bizde tüm manzarayı doya doya seyrettik.
Aşağıda
önce masa dağının açık daha sonra da örtülü halinin resimlerine paylaşıyorum.
Masa
dağının civarında 1500 e yakın bitki çeşidi mevcutmuş. Bunları yürüyerek inen
ve çıkanlar daha yakından görebiliyorlar. Bu dağa yürüyerek 3 saatte
çıkılabiliyormuş. Bunun yanısıra dik kayalıklarda tırmanış ve iniş yapan dağcılarda
görülebiliyor.
Sol Üst: Aşağıdan teleferiğin çıktığı zirve görünümü
Sol Alt: Mandela'nin uzunca bir süre hapis yattığı Robben Adası
Üst:
Ümit Burnu görüntüsü
Sağ
Alt: Aşağı teleferik istasyonu.
Masa
Dağı 2011 yılında yeniden değerlendirilen Dünyanın Yedi Doğa Harikası dalında
dereceye giren yerlerden biri. Diğer yerler ise: Puerto Princesa – Filipinler,
Amazon – Güney Amerika, Iguazu Şelaleleri – Arjantin/Brezilya, Halong Körfezi –
Vietnam, Komodo Adası – Endonezya, Je Ju Adası – Güney Kore,
Alt:
İlk gün yürüyerek gezdiğimiz Company’s Garden
Masa
Dağı gezisinden sonra, üzüm bağları ve şarapçılıkla meşhur Stellenbosch
kasabasına hareket ettik. Cape Town’ın 50 kilometre doğusunda yer alan
Stellenbosch 1679 yılında kurulmuş bir üniversite şehri. İyi korunmuş Hollanda, Georgian ve Viktorya stili
mimarisi ile tanınıyor.
Cape
Town’ın iklim koşulları ve toprak yapısı nedeniyle çok kaliteli üzümler yetiştirilebiliyor.
Bu nedenle de şarap alanında dünya çapında şöhrete sahip. Burada rehberimizin
verdiği bilgilere göre 3667 üzüm üreticisi, 102 adette brandy ve şampanya
deposu mevcut. Ancak şampanya ismi sadece Fransa’da kullanılabiliyor, patenti
oraya ait, aksi takdirde yüksek miktarlarda ceza ödenebiliyor.
Stellenbosch şarap bağları ise ülkenin en eski üzüm bağları olma
özelliğini koruyor. Çevredeki diğer önemli şarap üretim merkezleri ise Paarl,
Franschhoek ve Wellington.
Dünyada
şarap ihracatında ilk sırada Fransa, ikinci sırada Avustralya, üçüncü sırada
Amerika Birleşik Devletleri daha sonrada Güney Afrika gelmektedir.
Stellenbosch’a vardığımızda ana caddesine yakın bir bölgede otobüsümüz parketti, bizede yaklaşık bir saatlik serbest zaman tanındı, ana cadde üzerinde aşağı yukarı yürüdük, alışveriş yaptık, bir kafede oturup kahve içtik.
Stellenbosch’dan
12:30 da hareket ederek, öğle yemeği yiyeceğimiz ve şarap tadımı yapacağımız
çiftliğe yönlendik. Spice Route isimli bu yere geldiğimizde bahçede şarap
tadımı yapan başka bir Türk grup vardı, biz önce yemeğe geçtik. Ekstra gezimiz
kapsamında yeralan yemekte salata, steak ve dondurmalı meyva salatası yedik.
Daha
sonra şarap tadımına geçerken çok sevimli, güleç bir bebekle karşılaştık.
Annesi Türk babası yabancı imiş, kimseyi yadırgamıyor, herkese gülücükler
dağıtıyordu. Biz de torun hasretimizi bebeciği severek giderdik.
Şarap
tadımında da üç çeşit şarap tattık, gruptan meraklılar almak için sıraya
girdiler, kasa çok kalabalık olunca ben almaktan vazgeçtim.
Şarap
tadımını takiben Franschhoek kasabasına hareket ettik. Güney Afrika’nın en eski
kasabalarından biri olan Franschhoek, Cape Town’a 75 kilometre uzaklıkta ve
yaklaşık 15.000 nüfusa sahip. İsmi Fransız köşesi anlamına gelmekte, eski adı
ise Elephany Corner (Fil Köşesi) imiş. Şehrin ana caddesinde yürüdük,
kilisesinin önünde resimler çektirdik.
Füsun’un
çok beğendiği hatta “Öldüğümde beni buraya gömün” dediği bu kasabanın ana
caddesi Hollanda stili alçak evlerden, butik oteller ve kafelerden oluşmakta.
Rehberimizi
bir kafede şarap yudumlarken gördük, bizde o kafede oturup, kek yedik, kahve
içtik.
Bu
kasabada çekilen resimlerden bir demet de aşağıda:

Bu
şirin kasabada da biraz huzur bulduktan sonra Cape Town’a hareket ettik.
Dönüşte bu sefer Burgucu ailesi, kuyumcu ziyareti yapmak istedi, yine Jewel
Africa’ya uğradık (İkinci gidişim). Bu sefer Tekiner ailesi otelde kalmayı
tercih etti, biz Burgucu ailesine refakat ettik. Türkan Hanım da kendine Tanzenite
taşlı bir yüzük aldı. Ancak yüzük parmağına dar geldi, ertesi sabah otelden
13:30 da ayrılarak havaalanına gideceğimizden, saat 10:30 a kadar
genişletilmesini rica ettik ve otele döndük.
Son
gecemizde Waterfront bölgesinde bulunan ve saat 21:00 de kapanan AVM’de
gezinmek istedik. Yemeğimizi de bu saatten sonra yiyecektik. Herkes ayrıldı,
kararlaştırdığımız saatte buluştuk ve hemen AVM’nin dışındaki açık hava
lokantalarından birine oturduk. Güzelce yemeklerimizi yedikten sonra, açılır
kapanır köprülerden geçerek Waterfront bölgesini gezdik ve bavul toplamak üzere
otelimize döndük.
15 Mart 2014 Cumartesi
Sabah
uyandığımda aydınlığa bakan balkonu açıp, tam karşımızdaki odada kalan Dursun’ların
camına yerde bulduğum ufak taşları attım. Onlarda uyanmış bavul organizasyonu
yapıyorlarmış, benim komik resimlerimi çekti.
Kahvaltıdan
sonra saat 10:00 gibi Jewel Africa’ya gidip Türkan Hanımın yüzüğünü aldık
(üçüncü gidişim), otele dönüp yine klasik taksimize sıkışarak (yedi kişilik
taksilerden çok fazla var) Waterfront’a gittik. Bütün Waterfront taksi
seferlerinde sağolsun arkadaşlarım beni hep öne oturttular, kendileri arkada
sıkış tepiş gittiler. Gidilen mesafe taş çatlasa 5 dakika ama olsun buradan
hepsine teşekkürü bir borç bilirim.
Waterfront’u
ilk defa gündüz gözüyle görüyorduk. Önceki iki gün hep hava karardıktan sonra
inebilmiştik. Bol bol dolaştık, köprülerin açılıp altından teknelerin geçişini
izledik, fotoğraf çektik, oturup kahvelerimizi manzaraya karşı yudumladık.
Bu
arada Zuhal sürekli gezdiğimiz yerlerde takımını tamamlamaya, yani almadığı Tanzenite
yüzüğü de bir şekilde alabilirmiyim diye aranıyordu. Baktık ki şehir
merkezindeki dükkanlar hem pahalı hem de sertifika falan vermiyor, sonunda yine
kalan bir saatimizi Jewel Africa’da geçirmek üzere otele döndük.
Jewel
Africa’ya gittik (Dördüncü gidişim), Zuhal kendine bir yüzük beğendi ancak Türkan
Hanım’da olduğu gibi onun da parmağına dar geldi, günlerden cumartesi olduğu ve
usta gittiği için genişlettiremedik, Ankara’da yaptırırım diyerek yüzüğü aldı.
Saat
13:30 gibi otobüsümüz hareket etti. Havaalanına geldik. Alışverişlerden
toplanan fişleri vergi iade işlemleri için kullandık ve daha sonra check-in
yaptırıp pasaporttan geçtik. Benim İstanbul’daki kuzenle yine mesajlaşarak yerlerimizin
uçaktaki ikili koltuklardan olduğunu öğrenmiştim. Buradan da yine her
seyahatimizde kahrımızı çeken, zahmetlerimize katlanan kuzenim Funda’ya da çok
teşekkür ederim.
Uçağın
kalkmasına daha vardı. Yemek servisi ise çok daha geç yapılacaktı, bu nedenle
oturup iki lokma birşeyler atıştırdık, cebimizde kalan Rand’ları duty free de
temizledik. Buradaki duty free hayatımda gördüğüm en ucuz duty free. Birer
litrelik iki adet Johnnie Walker kırmızı etiket viski 330 Rand yani şişesi 35
liraya geliyor.
Uçağımız
16:30 da Cape Town’dan havalanıp, iki saatlik yolculuk sonrası Johannesburg’a
iniyor. Tüm seyahatin en sıkıcı bölümü ise Johannesburg havaalanında uçağın
içinde bir saat beklemek diyebilirim. Neyse ki bizim grup ve emekli generalimiz
hep biraradaydık da sohbet ederek vakti öldürdük.
19:30
da Johannesburg’dan kalkan A330-300 uçağımız tarifeli varışından kırk dakika
önce Atatürk Havalimanına indi, arka bölümde havalandırma sıkıntısı vardı ve
saunada gibi geldik, bavullarımızı aldık, arkadaşlarımızla vedalaşıp, İstanbul’daki
evimize vardık. Tekiner ailesi ise saat 8:00 deki Ankara uçakları için iç
hatlara geçtiler.
Bir
başka seyahatte tekrar buluşmak üzere….













.jpg)
.jpg)
.jpg)







.jpg)







